of 58 /58
editörden İ lk sayımızda insanlığın, 2500 yıldır tartışa geldiği bir kavram“demokrasi” üzerine ilişkilerimizi devlet ve toplum düzeyinde sorgularken, telaş ve heyecanı da beraberinde yaşıyoruz. Demokrasilerin ortak yönü halka dayanması olup tanım tartışması ise hala süre gelmektedir. Yarınlara bugünlerden daha iyi bir Demokrasi için her sayı; katılımcı sivil toplum kuruluşlar, bilimsel perspektifi ile akademisyenler, Dün- ya ülkelerinin bağımsızlık kurumu olan parlamento ve parlamen- terler, ilgili diğer kurum ve yöneticiler ile “enstitü” dergisindeyiz. Dosya konumuza Sn Doç.Dr. Ercan Haytoğlıp’ın “Türk Tarihinde De- mokratik Hareketlerin Gelişimi” yazısı , Sn Prof.Dr. Halil Çivi’nin “Top- lumsal Kurumlar ve Politika Kurumun Ekonomi Politikasına Etkileri” yazısı , Sn Dr. Hüseyin Toros’un “Demokrasi İnsan Hakları İçin Yeterli mi? ” yazısı , Sn Prof.Dr. Ahmet İnam’ın Cumhuriyet dediğimiz yöne- tim biçiminin ülkemiz için bir atılım, var olma çabası olduğu “Cum- huriyetin Eğitim Felsefesine Doğru” yazısı, Sn Bülent Karadeniz’in “Türkiye’de Düşünce Üretimi” yazısı, Sn Aziz Aydın’ın “Türkiye’de Si- vil Toplum ve STK’ların Gelişimi” yazısı, Sn Ali Arif Aktürk’ün “Demok- rasi Görülebilirlik Şeffaflık Kamu Hizmeti ve Enerji Sektörü” yazısı, ile Tarih bölümü içersinde ise Sn Av. Hayriye Anıl Şen’in, “Demokratik- leşme Sürecinde Toplumun Geleneksel Yargılarını Kıran Demokra- si Öncüsü Satı Kadın” yazısı ve uluslararası bölümde ise Sn Hasan Kanbolat’ın “ Türkiye-Azerbaycan İlişkileri Slogan Kardeşliğinden, Starejik Ortaklığa” yazısına yer verdik. Demokrasimizin en önemli kurumu ve bağımsızlığın sembolü TBMM’in çalışmalarını ve Dünya Parlamenter sistem üzerine söyle- yişi Sn Başkan Mehmet Ali Şahin ile gerçekleştirdik. Dünya Parlamentosundan Azeri Halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesini ve Azerbaycan Parlamentosunu tanıttık. İl Belediye Başkanları ile yerel yönetimler üzerine söyleyişilerin ko- nukları ise; İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Sn Aziz Kocaoğlu ve Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Sn Dr. Asım Güzelbey oldu. Söyleyişiyi yerel yönetimler, sorunları ve çözüme yönelik çalışmaları üzerine gerçekleştirdik. İl Genel İdaresi bölümün konuğu ise Sn Vali Mehmet Celalettin Le- kesiz. Hatay ilinin sosyo- kültürel ve ekonomik yapısını “Enstitü” için değerlendirdi. Toplumun değişen yüzü Posof ilçesinin tek muhtarı Sn Emine Vefa ile çalışmaları ve yönetimler üzerine gerçekleştirdik. Mekan Tanıtım Bölümünü Atatürk’ün İstanbul’da zaman zaman konakladığı daha sonra odası müzeye dönüştürülen Pera Palas Oteline ayırdık. Her sayı içersinde yer almasını düşündüğümüz Sivil Toplum Kuru- luşları içerisinde bu sayıyı uluslararası başarılar ile adından söz etti- ren “Ankara Kültür Sanat Gençlik Kulübü” tanıtımına ayırdık. Türk Demokrasi Vakfı’nın Ülkemizde, “Demokrasi Kültürünün” ge- lişmesi çabasında, yayın hayatına kazandırdığı “enstitü” dergisinin, haklı gurur ve heyecanını hep birlikte yaşamaktayız. editörden TÜRK DEMOKRASİ VAKFI, TDV İKTİSADİ İŞLETMESİ ÜCRETSİZ AYLIK ULUSAL YAYINIDIR. SAHİBİ TÜRK DEMOKRASİ VAKFI ADINA YÖNETİM KURULU BAŞKANI ÖMER LÜTFÜ AVŞAR SORUMLU YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ TÜRK DEMOKRASİ VAKFI GENEL MÜDÜRÜ MURAT ŞENGÜL GENEL YAYIN YÖNETMENİ & EDİTÖR BALİA BAYKAL DOSYA İÇERİĞİNE KATKIDA BULUNANLAR İNGİLİZCE SAYFA SORUMLUSU TARAFINIZDAN İLETİLECEK FUNDA ERDEM YAPIM Ar Ar-Ge Medya Yayın Org. Reklam iht.Tic. Ltd.Şti www.armedya.com.tr Tel: 0 312 236 64 47 AR-MEDYA SANAT YÖNETİMİ, GRAFİK TASARIM&GÖRSEL TASARIM BERK YAĞCIOĞLU [email protected] BASIM SETMA REKLAM ATB İş Mrk. I Blok No: 247 Macunköy - ANKARA Tel: 0 312 397 24 30 TÜRK DEMOKRASİ VAKFI Ahmet Rasim Sok. No: 27 Çankaya 06550 ANKARA Tel: 0 312 438 67 44 (pbx) Faks: 0 312 440 91 06 E-mail: vakı[email protected] www.demokrasivakfi.org.tr Enstiti dergisinde yayımlanan yazılar, içer- dikleri bilgiler ve yaptıkları değerlendirmeler bakımından yalnızca yazarlarını bağlar. “Enstütü dergisi”inde yazılan yazılar kaynak gösterilmeden hiçbir şekilde izin alınmaksı- zın kullanılamaz, yeniden yayımlanamaz.

Enstitü Dergisi - Kasım 2009

Embed Size (px)

DESCRIPTION

Türk Demokrasi Vakfı Enstitü Dergisi Kasım 2009

Citation preview

Page 1: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

editördenİlk sayımızda insanlığın, 2500 yıldır tartışa geldiği bir

kavram“demokrasi” üzerine ilişkilerimizi devlet ve toplum düzeyinde sorgularken, telaş ve heyecanı da beraberinde

yaşıyoruz.

Demokrasilerin ortak yönü halka dayanması olup tanım tartışması ise hala süre gelmektedir.

Yarınlara bugünlerden daha iyi bir Demokrasi için her sayı; katılımcı sivil toplum kuruluşlar, bilimsel perspektifi ile akademisyenler, Dün-ya ülkelerinin bağımsızlık kurumu olan parlamento ve parlamen-terler, ilgili diğer kurum ve yöneticiler ile “enstitü” dergisindeyiz.

Dosya konumuza Sn Doç.Dr. Ercan Haytoğlıp’ın “Türk Tarihinde De-mokratik Hareketlerin Gelişimi” yazısı , Sn Prof.Dr. Halil Çivi’nin “Top-lumsal Kurumlar ve Politika Kurumun Ekonomi Politikasına Etkileri” yazısı , Sn Dr. Hüseyin Toros’un “Demokrasi İnsan Hakları İçin Yeterli mi? ” yazısı , Sn Prof.Dr. Ahmet İnam’ın Cumhuriyet dediğimiz yöne-tim biçiminin ülkemiz için bir atılım, var olma çabası olduğu “Cum-huriyetin Eğitim Felsefesine Doğru” yazısı, Sn Bülent Karadeniz’in “Türkiye’de Düşünce Üretimi” yazısı, Sn Aziz Aydın’ın “Türkiye’de Si-vil Toplum ve STK’ların Gelişimi” yazısı, Sn Ali Arif Aktürk’ün “Demok-rasi Görülebilirlik Şeffaflık Kamu Hizmeti ve Enerji Sektörü” yazısı, ile Tarih bölümü içersinde ise Sn Av. Hayriye Anıl Şen’in, “Demokratik-leşme Sürecinde Toplumun Geleneksel Yargılarını Kıran Demokra-si Öncüsü Satı Kadın” yazısı ve uluslararası bölümde ise Sn Hasan Kanbolat’ın “ Türkiye-Azerbaycan İlişkileri Slogan Kardeşliğinden, Starejik Ortaklığa” yazısına yer verdik.

Demokrasimizin en önemli kurumu ve bağımsızlığın sembolü TBMM’in çalışmalarını ve Dünya Parlamenter sistem üzerine söyle-yişi Sn Başkan Mehmet Ali Şahin ile gerçekleştirdik.

Dünya Parlamentosundan Azeri Halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesini ve Azerbaycan Parlamentosunu tanıttık.

İl Belediye Başkanları ile yerel yönetimler üzerine söyleyişilerin ko-nukları ise; İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Sn Aziz Kocaoğlu ve Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Sn Dr. Asım Güzelbey oldu. Söyleyişiyi yerel yönetimler, sorunları ve çözüme yönelik çalışmaları üzerine gerçekleştirdik.

İl Genel İdaresi bölümün konuğu ise Sn Vali Mehmet Celalettin Le-kesiz. Hatay ilinin sosyo- kültürel ve ekonomik yapısını “Enstitü” için değerlendirdi.

Toplumun değişen yüzü Posof ilçesinin tek muhtarı Sn Emine Vefa ile çalışmaları ve yönetimler üzerine gerçekleştirdik.

Mekan Tanıtım Bölümünü Atatürk’ün İstanbul’da zaman zaman konakladığı daha sonra odası müzeye dönüştürülen Pera Palas Oteline ayırdık.

Her sayı içersinde yer almasını düşündüğümüz Sivil Toplum Kuru-luşları içerisinde bu sayıyı uluslararası başarılar ile adından söz etti-ren “Ankara Kültür Sanat Gençlik Kulübü” tanıtımına ayırdık.

Türk Demokrasi Vakfı’nın Ülkemizde, “Demokrasi Kültürünün” ge-lişmesi çabasında, yayın hayatına kazandırdığı “enstitü” dergisinin, haklı gurur ve heyecanını hep birlikte yaşamaktayız.

editördenTÜRK DEMOKRASİ VAKFI,TDV İKTİSADİ İŞLETMESİ

ÜCRETSİZ AYLIK ULUSAL YAYINIDIR.

SAHİBİTÜRK DEMOKRASİ VAKFI ADINA

YÖNETİM KURULU BAŞKANI

ÖMER LÜTFÜ AVŞAR

SORUMLU YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜTÜRK DEMOKRASİ VAKFI

GENEL MÜDÜRÜ

MURAT ŞENGÜL

GENEL YAYIN YÖNETMENİ & EDİTÖRBALİA BAYKAL

DOSYA İÇERİĞİNE KATKIDA BULUNANLAR

İNGİLİZCE SAYFA SORUMLUSUTARAFINIZDAN İLETİLECEK

FUNDA ERDEM

YAPIM Ar Ar-Ge Medya Yayın Org.

Reklam iht.Tic. Ltd.Ştiwww.armedya.com.tr

Tel: 0 312 236 64 47AR-MEDYA

SANAT YÖNETİMİ, GRAFİK TASARIM&GÖRSEL

TASARIMBERK YAĞCIOĞLU

[email protected]

BASIMSETMA REKLAM

ATB İş Mrk. I Blok No: 247Macunköy - ANKARATel: 0 312 397 24 30

TÜRK DEMOKRASİ VAKFI Ahmet Rasim Sok. No: 27Çankaya 06550 ANKARATel: 0 312 438 67 44 (pbx)

Faks: 0 312 440 91 06E-mail: vakı[email protected]

www.demokrasivakfi.org.tr

Enstiti dergisinde yayımlanan yazılar, içer-dikleri bilgiler ve yaptıkları değerlendirmeler bakımından yalnızca yazarlarını bağlar.“Enstütü dergisi”inde yazılan yazılar kaynak gösterilmeden hiçbir şekilde izin alınmaksı-zın kullanılamaz, yeniden yayımlanamaz.

Page 2: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

ben’den...Devlet Yönetiminin kudreti, aşağıdaki unsurların hep-sinin ve birlikte güçlü olmasına bağlıdır;

- Ekonomi.

- Kültür.

- Siyaset.

- Güvenlik.

Yönetim ne adla belirlenmiş olursa olsun; tebaasının bu unsurlardan nasıl bir disiplin içinde faydalanmasını istiyorsa kendini o yönde şekillendirir;

Krallar, Aristokratlar, Demokratlar …

Yönetim sübjektif kriterlerle belirleniyor ise Kralın, Aris-tokratın veya Demokratın iyi niyetli, ülkesini, halkını seviyor olması “şans”.

Kral yüreği sevgi ve adalet dolu biriyse her hakkı eşit dağıtıp, demokrat bir kral olabilir.

Bir kral çıkar Krallık yozlaşır Tiranlık olur, Aristokratlar halkı unutur Aristokrasi Oligarşi olur, sistem çürür, kav-ramlar karışır Demokrasi yozlaşır Demagoji olur…

Cumhuriyet ise medenidir, olabildiğince ve sürekli yenilenmeye müsait iç dinamizmi sayesinde objektif kriterler ile her hakkın eşit dağıtılmasını arzu eder, ol-mazsa olmazı ile Yönetimi üçe böler, fakat hepsi birbi-rine eşit ve biri diğerinden üstün olmamak koşulu ile; Yasama-Yürütme-Yargı.

Cumhuriyet’in adaleti Toplum Sözleşmesinde – Ana-yasa – yer alır, şeklidir ve her birey için adil olmaz, o sadece halkının bütünü için adil olanı belirler.

Adil Adaleti Demokrasi icra etmeyi amaç edinecektir, ancak Demokrasi; Ekonomisi, Kültürü, Siyaseti ve Gü-venliği ne kadar güçlü ve diğer ülkeler ile rekabeti ne kadar üstünse o kadar adil olur. Demokrasi zayıfladıkça Cumhuriyetin adaleti de o kadar zayıflar.

Ekonomimizi, Kültürümüzü, Siyasetimizi ve Güvenli-ğimizi ne kadar güçlendirir, beraberinde şeffaflaştırır, içeriklerindeki temel kavramları objektif kriterlerle ta-nımlarsak, Cumhuriyetimizde, Demokrasimizde o ka-dar kudretli ve adil olur.

Müzakere etmek yerine; - “her hukuka uygun olan adil değildir” der, Yasamayı terk eder kendi sübjektif algıla-mamızla kanun yorumlar, - “sokakta adalet talep eder” Yargıyı terk edip kendi sübjektif algılamamızla hüküm verirsek, nihayetinde de kendi kanunumuzla verdiği-miz hükmü uygular ve yürütmenin yerine geçeriz.

Objektif temel kavramların müzakere edilmeden içle-rinin yeniden doldurulması, güncel istem ve çıkarların birbirini yenişmesini sağlar ki bu durum, Cumhuriyetin olma nedeni Demokrasinin kalitesini ortadan kaldırıp, demagoji ile kaosa/anarşiye neden olur.

Türk Demokrasi Vakfı 20 Şubat 1987 tarihinde kurul-duğundan beri amacı; Demokrasiyi Demagoji sürecin-den korumaya çalışarak, insani erdemlerin dayanağı temel hak ve hürriyetlerin, ekonomik, kültürel ve siyasi ileriliğin, gelişmiş bir güvenlik korumasıyla istikrarlı bir demokrasiyi yaratacağı inancına katkı ve demokrasi öğelerine katılımı, müzakere ve münazarayı yaşam şekli haline getirmiş bir kültür yaratmaya çalışmak, fiil, düşünce ve ideallerin, iletişim ve uzlaşma arayışında olunmasını temel kabul ederek, bütün insanlık için ortak uzlaşı ortamının, haklara saygı ilkesi ile uygulan-masını sağlarken, insanlığın sürekli gelişim içinde ol-duğu vurgusu ile ülkemizi uluslararası alanda da temsil etmek olmuştur.

Türk Demokrasi Vakfı bünyesinde kurulan ve faaliyet gösteren “Demokrasi Enstitüsü”, Demokrasiye katılım arzusunu artırarak, Cumhuriyetimizin demokrasi anla-yışının ve Toplum sözleşmemizin temel kavramlarının objektif kriterlerle ve bilimsel perspektifte algılanması, gelişmesi için “Enstitü” isimli bu dergiyi her ayın son haftası sizlerle ve sizlerin katılımı ile paylaşacaktır.

Üç aydır çalışmaları süren ilk sayısı Cumhuriyetimi-zin 86. yıl kutlamaları ile yayımlanacak olan “Enstitü”, Cumhuriyetimizin kuruluş öncesi ve ilanından itibaren temel iradesinin ideal bir demokrasinin yaratılması ol-duğunu gösterdiği hedeflerle de ispatlayan Atatürk’e armağan olsun.

ben’den...

Türk Demokrasi VakfıYönetim Kurulu Başkanı

Ömer Lütfü Avşar

Page 3: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

içindekileriçindekilerAKADEMİ 66

TÜRK TARİHİNDE DEMOKRATİK HAREKETLERİN GELİŞİMİ Prof. Dr. Ercan HAYTOĞLIPPamukkale Üni. Fen Edeb. Fak.Tarih Böl. Dekan Yrd.

EKONOMİ 20

TOPLUMSAL KURUMLAR ve POLİTİKA KURUMUNUN EKONOMİ POLİTİKASINA ETKİLERİ Prof. Dr. Halil ÇİVİ Adnan Menderes Üni.İkt. İd. Bil.Fak İktisat Böl. Bşk.

FELSEFE 28

CUMHURİYETİN EĞİTİM FELSEFESİNE DOĞRU Prof DR.Ahmet İNAM0DTÜ Felsefe Bölümü

TARİH 34

TARİHİMİZDE DEMOKRATİKLEŞME SÜRECİNDE TOPLUMUN GELENEKSEL YARGILARINI KIRAN DEMOKRASİ ÖNCÜSÜ: SATI KADIN Av. Hayriye Anıl ŞAN

DÜŞÜNCE 58

TÜRKİYE’DE DÜŞÜNCE ÜRETİMİ Bülent KARADENİZStratejik Araştırmalar Merkezi Daire Başkanı

SEKTÖR 70

DEMOKRASI, ÖNGÖRÜLEBİLİRLİK, ŞEFFAFLIK, KAMU HİZMETİ VE ENERJİ SEKTÖRÜ Ali Arif AKTÜRKTürk Demokrasi VakfıYönetim Kurulu Üyesi

İNSAN HAKLARI 86

DEMOKRASİ İNSAN HAKLARI İÇİN YETERLİ Mİ?

TOPLUM 82

TÜRKİYE’DE SİVİL TOPLUM VE STK’LARIN GELİŞİMİ Aziz AYDIN

DOSYA

KÜLTÜR SANAT 38

KÜLTÜR SANAT ETKİNLİKLERİ

STK 46

SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI ETKİNLİKLERİ

STK (SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI) 98

ANKİRA

KİTAP 106

TDV YAYINLARI

MEKAN 108

PERA PALAS

TBMM 38

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANISAYIN MEHMET ALİ ŞAHİN

İL GENEL YÖNETİM 46

HATAY VALİSİSn. MEHMET CELALETTİN LEKESİZ

YEREL YÖNETİMLER 62

İZMİR BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE BAŞKANISn. AZİZ KOCAOĞLU

YEREL YÖNETİMLER 78

GAZİANTEP BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE BAŞKANISn. DR. ASIM GÜZELBEY

YEREL YÖNETİMLER 58

Posof’un Yeni YüzüEMİNE VEFA Posof Muhtarı

ULUSLARARASI İLİŞKİLER 92

Türkiye-Azerbaycan İlişkileri:Slogan Kardeşliğinden, Stratejik OrtaklığaHasan KanbolatORSAM Başkanı

DÜNYADAN 92

Azerbaycan Parlamentosu

SÖYLEŞİ

ETKİNLİK

TANITIM

Page 4: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

huriyet Fırkası” have been founded. During the er a of Atatürk, political life with multy-party hasn’t obtained continuity. Key JVords: Democracy, Turkish De-

mocracy

A- Osmanlı Devleti Zamanında Demokratik Hareketler

Türkiye’de çok partili siyasî hayatı değerlendi-rebilmek için, dünyada gerçekleşen siyasî ge-

lişmeleri bilmek ve anlamak gerekir. Türk siyasî hayatındaki demokratik gelişme çabalarının kökenin-de, Fransız İhtilali’nin getirdiği yeni fikirler bulunmaktadır. Fran-sız ihtilali gelişimi-ni tamamladığında (1789-1815) demok-rasi, milliyetçilik, laiklik, milli egemenlik konu-ları ilk kez gündeme gelmiştir. Bu fikirlerin etkisiyle Avrupa’da büyük karışıklıklar çık-

mış, bunun sonucunda 1830 ve 1848 ihtilalleri gerçekleşmiş, hürriyetler büyük ölçüde artmış-tır. Fransız ihtilaliyle milliyetçilik fikride güçlene-rek, hürriyet yanında milli devlet görüşü de güç kazanmıştır.

Fransız İhtilalinin meydana geldiği sırada Os-manlı Devleti yönetiminde bulunan III.Selim, Batı’nın devlet toplum ve ekonomik yapısının gelişmiş olduğunu görerek “Nizam-ı Cedid” adıyla anılan ıslahat hareketinin doğmasını sağ-lamıştır. Batı Kamu hakları sistemini yıkarak insan hakları sistemini getiriyor, insanların hür ve eşit olmaları, bağımsızlık gibi fikirleri güçlendirmeye çalışıyordu. Aynı dönemde Osmanlı Devletinde bu etkilerin hiçbiri görülmüyordu. III.Selim za-manında yapılan yenilikler de toplumsal olmak-tan uzak, askerî alana yönelik bir durumdaydı.Yenileşmenin askerî yenilikler üzerine kurulup, ziraat, ticaret, ilim, sanat alanına dönüştürülmesi düşünülmüş ise de, inkılap hareketine karşı olan güçler tarafından Padişah IlI.Selim’in 1807’de çı-kan ayaklanmayla öldürülmesi sonucunda, bu yenilik faaliyeti de uygulanamamıştır. Alemdar Mustafa Paşa’ da III. Selim’ in öldürülmesi üzerine II.Mahmut’u tahta çıkarmıştır.

II.Mahmut’un yenilik çabaları yeterli görülmediğinden, bu hususta Avrupa’daki gelişmelerin izlenmesi için Mustafa Reşit Paşa, bir ıslahat programı hazırlamak üzere İngiltere’ye gönderilmiştir.

Prof. Dr. Ercan HAYTOĞLIPPamukkale Üni. Fen Edeb. Fak.Tarih Böl. Dekan Yrd.

TÜRK TARİHİNDE DEMOKRATİK HAREKETLERİN GELİŞİMİTHE DEVELOPMENT OF DEMOCRACY İN TURKISH HISTORY

ÖZET

Türk tarihinde demokratikleşme hare-ketleri 19.YY’in başlarında başlamıştır. III.Selim ve II.Mahmut dönemleri ilk

adımların atıldığı dönemlerdir. Abdülmecit döneminde çıkarılan ıslahat fermanları bu yol-da atılmış önemli adımlardır. Sultan Abdülaziz dönemindeki “Yeni Osmanlılar” hareketi ilk kez tabandan gelen bir harekettir. V.Murat’tan sonra tahta geçen II.Abdülhamit I.Meşrutiyeti ilan et-miştir. II.Abdülhamit’in şahsi yönetim dönemin-den sonra II.Meşrutiyetin ilanı ile ilk kez bugün-kü anlamda bir siyasi parti dönemi başlamıştır. Bu dönem 1908-1913 yılları arasında çok par-tili, 1913-1918 yılları arasında İttihat ve Terakki Partisinin tek partili hayat dönemi olmuştur. Mondros Mütarekesi sonrası siyasi hareketlen-me yeniden artış göstermiştir. Mütareke sonrası Hürriyet ve İtilaf Fırkası ile Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti hareketi dikkat çek-mektedir. İstanbul’un işgal edilmesiyle T.B.M.M. kurulmuştur. Milli Mücadele sonrası ilk olarak 1924 Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, 1930 yılında da Serbest Cumhuriyet Fırkası kurulmuş-tur. Atatürk döneminde çok partili siyasi hayat süreklilik kazanmamıştır.

Anahtar Kelimeler: Demokrasisi

ABSTRACT

In the Turkish history the movements of de-mocracy have begun at the beginning of the nineteenth century. The fırst attempts

for these movements have started during the re-igns of Selim III and Mahmut II. The revolutionar-yorders (ferman) made during the reign of Sultan Abdülmecit ar e the important attempts to reach that goal. The movement of “The New Ottamans” during the reign of Abdülaziz, has been the fırst movement of the lower class of the society. Abdül-hamit II, who has succeeded to the throne after Murat V. Has announced the constitutional mo-narchy.

By the announcement of the second constitutio-nal monarchy after the period of the personal go-verment of Abdülhamit II, for the fırst time, a peri-od of polital party in today’s meaning has started. Sofrom 1908 to 1913, it has become the period of multi-party andjrom 1913 to 1918, it has become the period of mono-party. “İttihat ve Terâkki Fır-kası” After the Mondros Armistice, political move-ments have increased again. After the armistice, the movements of “Hürriyet ve İtilâf Fırkası” and “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i

Hukuk Cemiyeti have attracted the attention. Af-ter the occupation of istanbul, The Great National Assembly ofTurkey has beenfounded. After the na-tional struggle, for the fırst time in 1924 “Terakki-perver Cumhuriyet Fırkası”, in 1930 “Serbest Cum-

6 7

Page 5: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

Ayan Meclisi (Senato) dir; öteki ise, üyeleri her dört yılda bir halk tara-fından seçilen Meclis-i Mebusan (Millet Mec-lisi) dir. Mebuslar yani milletvekilleri düşünce-lerinden ve oylarından sorumlu değildirler. Se-çimler gizli oy temeline dayanır, seçimin nasıl ya-pılacağı ayrı bir kanunla bel i r t i l i r.7 .3 .1877’de seçimlerin yapılmasıyla Milli Meclis oluşmuş, 19.3.1877’de İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı’nda, toplanmıştı. İlk meclis kendini kurucu meclis olarak kabul etti. Se-çimlerin milli iradeye

dayanmasını sağlayacak seçim sistemini hazır-lamaya çalıştı ve hazırladığı şekilde seçimlerin yapılması için 28.6.1877 de dağıldı. Onaylanan

seçim kanunu ile yeni seçimler yapıldı ve II. Meclis 13.12.1877’de yine İstanbul’da Dolma-bahçe Sarayı’nda toplandı. Kanun’u Esasi kendi-sinden bekleneni vermedi.Ne hukuki, ne siyasi ne de, diplomatik alanda beklenen gerçekleş-medi. II. Abdülhamit, Cevdet Paşa’nın yardımıyla meşrutiyet taraftarlarını birer birer bertaraf etti. Kanun-u Esasi dış devletler üzerinde de olumlu etki yapmadığı gibi İgnatyefi güldürmüş, Lord Salisbury’yi kızdırmıştır. Rusya Osmanlı Devleti-ne karşı savaş açmıştır. Rus orduları kısa zamanda Yeşilköy’e kadar gelmiş, Osmanlı Devleti, Ayes-tefanos Antlaşmasını imzalamıştır. İngiltere’nin olaya müdahalesiyle Berlin’de bir konferans top-lanmış. 13 Şubat 1878’de Meclis-î Mebusan’ın dağıtılmasıyla, Sultan II. Abdülhamit’in şahsi yönetim devresi başlamıştır.

II. Abdülhamit’in şahsi yönetimi başladıktan sonra devlet politikası Avrupa devletleri arasın-da bir denge politikasının uygulanması şeklin-de oldu. İngiltere, Rusya’nın İskenderun körfe-zine inme arzusunu ve Osmanlı Devleti’nin bu duruma engel olamayacağını görerek 1878’de

Ülkenin II. Meşrutiyetin ilanından sonra Batı’yı taklit eder duruma geldiği, bunun da siyasî sosyal ve ekonomik pek çok değişikliklere sebep olarak, zaman zaman artan baskılarla batının oluşturduğu demokratik yapıyı aynen alma şeklinde ortaya çıktığı görülmüştür.

II.Mahmut’ ta bir süre sonra yenilik hareketlerine yönelmiş, 1826 tarihinde yenilik hareketlerinin en büyük düşmanı olan Yeniçeri Ocağı’nı kaldı-rarak, yerine Asâkir-i Mansure-i Muhammediye adı verilen orduyu kurmuş, kıyafet alanında, ad-liye, nüfus, posta, pasaport, karantina, Takvim-i Vekayi isimli ilk resmi gazetenin çıkarılması, eğitim kurumları ve halkın dinî inançlarına karşı eşitlik konusunda olumlu faaliyetler içerisinde bulunmuştur. Güçlü bir kadroya sahip bulun-mayan II. Mahmut’un yenilik çabaları yeterli görülmediğinden, bu hususta Avrupa’daki ge-lişmelerin izlenmesi için Mustafa Reşit Paşa, bir ıslahat programı hazırlamak üzere İngiltere’ye gönderilmiştir.

Mustafa Reşit Paşa’nın hazırlamış olduğu ıslahat programı II. Mahmut’un ölümünden dolayı Pa-dişah Abdülmecid döneminde Dış İşleri Bakanı olan Mustafa Reşit Paşa tarafından padişahın buyruğu ile Gülhane Parkında ilan edilmiş ve “Gülhane Hattı Hümayunu” adını almıştır. Os-manlı Devletinde yeni bir dönem, Tanzimat dönemi başlamıştır. İngiltere, Fransa, Avusturya, Prusya, Rusya Osmanlı Devleti üzerinde müca-deleye girmiş, Londra Antlaşmasıyla çözüm sağ-lanamayınca Osmanlı-Rus savaşı başlamıştır.

Bu savaşta, İngiltere ve Fransa Osmanlı Devleti’nin yanında yer alınca Ruslar güç du-ruma düşürülerek, etkisiz bir hale getirilmiş ve 1856 Paris Antlaşmasıyla durum normal bir hal almıştır. Osmanlı Devleti, 1839 Tanzimat Fermanı’nın uygulamadaki bazı yönlerini değiş-tirmek ve Avrupa Devletlerinin azınlıklar lehine yaptıkları baskılardan kurtulmak için, 1856’da Islahat Fermanı olarak adlandırılan yeni bir fer-man çıkardı. Bu ferman, din ayrılığı, askerî sivil bütün okullara müslüm, gayri müslimlerin eşit girmesi, yargılamaların açık yapılması, vergi hu-susunda düzenlemeler yapılmasını içine alıyor-du. Ancak bu ferman, diğer fermanlar gibi etkili olmamış, merkez ve taşra yönetiminde herhan-gi bir değişiklik yapılmamıştır.

Padişah Abdülmecid’in ölümünden sonra Os-manlı tahtına Sultan Abdülaziz’in çıktığı tarihte

Paris’te açık, İstanbul’da gizli olarak örgütlenen, içte “Yeni Osmanlılar”, yurt dışında “Jön Türk” olarak bilinen, inkılapçı bir hareket başlamıştı. Bu hareket millî irade-nin devlet idaresinde rol almasını ve denetle-mesini istiyor, Padişahın yanında bir meclis oluş-turarak meşrutî düzenin kurulmasını amaçlıyordu. Namık Kemâl, Ziya ve Mithat Paşalar ile Harp Okulu öğrencileri bu fikri fiilen destekliyorlardı.Harp Okulu öğrencilerinin sarayı kuşatarak, Abdülaziz’i tahttan indirmesi ve V. Murat’ı tahta çıkarmasıyla meşrutiyet fikri sadece fikir olmaktan çıkmış, fiilen uygulanma-sı için gerekli zemin hazırlanmıştır. V. Murat’ın rahatsızlığı ortaya çıkınca Mithat Paşa henüz şehzade olan Abdülhamit ile görüşmüş ve V. Murat tahttan indirilerek, II. Abdülhamit tahta çıkarılmıştır. Meşrutiyeti ilan etmek şartıyla Padi-şah olan II. Abdülhamit, Mithat Paşa’yı sadrazam yaparak 23 Aralık 1876’ da I. Meşrutiyet Anaya-sasını ilan etmiştir. I.Meşrutiyet Anayasası’na göre, “Padişah yani devlet başkanı kutsal ve so-rumsuzdur. Başbakan ve bakanları seçer. Kanun önünde herkes eşittir. Kanunsuz vergi ve ceza olamaz, din ayrılığı yoktur. Kanunları parlamen-to yapar, padişah onaylar. Parlamento iki meclis-ten meydana gelir. Biri, üyeleri padişahça atanan

II. Abdülhamit’in şahsi yönetimi

başladıktan sonra devlet

politikası Avrupa devletleri

arasında bir denge

politikasının uygulanması

şeklinde oldu.

8 9

MECLİS-İ MEBUSAN

II. Meşrutiyeti ilan etmek üzere İstanbul’a gelen Hareket Ordusu askerlerinin Yıldız Sarayı’nı ele geçirmeleri

Page 6: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

Kıbrıs’ı kendi kontrolü altına aldı.l882’de Sü-veyş kanalına sahip olmak için Mısır’a yerleşti.Osmanlı Devleti’nin “Hasta Adam” olduğunu düşünen İngilizler, Rusya’nın Doğu Anadolu po-litikasına karşı Ermeni Devleti kurulması fikrini desteklemeye başladılar. Düyun-u Umumiye de 1881 yılında kuruldu. Devlet gelirleri üzerinden Osmanlı Devletinin borçlarını geri ödetmeye başladılar. İngiltere’nin Osmanlı Devleti’ne uy-guladığı politikaya karşı Osmanlı Devleti’nden tepki oluştu ve Almanya’ya yaklaşma politikasını uygulama yoluna gidildi. İstanbul- Bağdat De-miryolu projesi İngiltere ve Almanya arasındaki çıkar çatışması doruk noktaya çıktı. Bu politika-dan olumsuz etkilen yine Osmanlı Devleti oldu. 1897 Türk-Yunan Savaşında Türkler Yunanlıları büyük bir hezimete uğrattıkları halde Avrupa devletlerinin müdahalesiyle savaş sona erdirildi. Hatta savaşta üstünlüğü kendi lehine kuran Os-manlı devletine ait olan Girit’e özerklik verilerek savaşın galibi cezalandırıldı. Osmanlı Devletinin bu şekildeki gidişini tasvip etmeyen “Yeni Os-manlılar” adı verilen kişiler, yurt dışında, bilhassa Paris’te çalışmalar yaparak meşrutiyet idaresini yeniden kurmak için harekete geçtiler. İttihat ve Terakki adında 21 Mayıs 1889’da İbrahim Temo

başta olmak üzere Abdullah Cevdet, Mehmet Reşit, Hü-seyinzade Ali, İshak Sukuti’den oluşan bir cemiyet kurulmuş-tur. Cemiyetin ilk adı “Cemiyeti Osmaniye İttihat veTerakki Ce-miyeti” dir. İttihat ve Terakki Cemiyeti giz-li bir teşkilat olarak kurulmuş, cemiyete katılanlar cemiyetin tüm kurallarına uya-caklarına dair yemin ettirilmişlerdir. Ülke içerisinde ve dışarı-sında II.Abdülhamit yönetimine karşı tep-kiler artmaya başladı ve Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyetin-den başka Mustafa Kemâl ve arkadaşları tarafından 1906 da Şam’da Vatan ve Hürriyet Cemiyeti, 1907’de Mısır’da

Cemiyeti Ahdiyeti İslamiye ve İstanbul’da da Selamet-i Umumiye cemiyetleri kurulmuştur.

Osmanlı Devleti 1908 yılma gelindiğinde içte ve dışta güçlü bir durumda değildir. Hükümete karşı da giderek artan bir tepki vardı. Bu tepki-nin belirgin olarak ortaya çıkışı Kolağası Resneli Niyazi Bey’in dağa çıkmasıyla kendini göster-miştir. Niyazi Bey halkı da hükümete karşı ayak-lanmaya davet etmiştir. Binbaşı İnebolulu Enver Bey de bu sırada Makedonya’da harekete geç-miştir. Binbaşı Vehip Bey Manastır’da İttihat ve Terakki’nin meşrutiyeti ilan ettiğini açıklamıştır. Selanik’teki avcı taburlarının İstanbul’a doğru harekete geçtiğinin duyulmasıyla II.Abdülhamit 23 Temmuz 1908 de II.Meşrutiyeti ilan etmiştir. Bu nedenle 1877 de çıkan seçim kanunu tekrar gündeme gelmiş, “Milletvekilleri Seçimi Geçici Kanunu” adı altında yayımlanmış ve sadrazamlı-ğa da Sait Paşa getirilmiştir. 1908 yılı kasım sonu ile aralık başında seçimler yapıldı. Seçimlerden önce İttihat ve Terakki Cemiyeti “Fırka” adını aldı. Seçimlerde İttihat ve Terakki 160 Türk ve 60 Arap milletvekilini meclise soktu. Meclise giren diğer milletvekillerinin sayıları ise 27 Arnavut, 26 Rum, 4 Ermeni, 10 Slav, 4 Musevi idi. 17 Aralık 1908 de açılan mecliste İttihat ve Terakki, hükümeti kurma görevini üzerine almamış, Padişah üze-

rine baskı yaparak Ayan meclisinden istemediği kişileri çıkarttırmıştır.

Siyasî partiler kendileri için demokratik bir or-tam bulunduğunda ancak kendilerinden bek-lenilen tüm fonksiyonlarını yerine getirebilirler. 1789 Fransız İhtilali’nin ortaya çıkardığı, hürriyet ve halk idaresi fikirleri Osmanlı Devletinde etki-sini göstererek, padişahların şahsî ve keyfî yö-netimlerine karşı hürriyetçi fikirlerin, Tanzimat Fermanı’yla birlikte ülke içinde ve dışında teş-kilatlanmasını doğurmuştur. Kurulan teşkilatlar açık bir şekilde faaliyet göstermeyerek gizli ola-rak çalışmayı tercih etmişlerdir. Hürriyetçi fikirle-rin Osmanlı Devleti’ni içeriden ve dışarıdan etki altına aldığını söylemiştik. Ülke dışında çalışma-larını sürdüren Jön Türkler daha aktif bir poli-tika izleme yoluna gitmişlerdir. 1923 Kanun-u Esasi’sine rağmen I. Meşrutiyetin ilanı ile Jön Türklerin faaliyeti içerideki hürriyetçiler ile aynı yolda ilerlemeye başlayarak birbirlerine bağ-lanmalarını meydana getirmiştir. Bu durumda gerçekleştirilmek istenen siyasî amaç, Osmanlı Devletinde mutlakıyete son vererek meşrutî idare yolu ile hürriyeti getirmek, baskı devrine son vermektir. Bu amacın gerçekleşmesi ile Os-manlı Devleti’nin siyasî ve hukukî açıdan çağdaş uygarlık seviyesine yükselmesi arzu edilmiştir.

İTTİHAT VE TERAKKİ İLE ÇÖKÜŞ BAŞLADI

İttihat ve Terakki’nin bu faaliyetlerinden vazgeçmemesinin

tabii sonucu olarak ortaya çıkan

muhalefet 1911 yılında organize

olmuş bu şekilde “Hürriyet ve İtilaf

Fırkası” adıyla siyasî arenadaki

yerini almıştı. 1911 den sonra

partiler arasındaki siyasi mücadeleler

şiddetini arttırmıştır. İttihat ve Terakki

partisinin muhalefet tarafından iktidardan

uzaklaştırılması İttihat ve Terakki’yi demokratik yoldan

çıkarmıştır.

10 11

31 MART AYAKLANMASI

Page 7: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

YENİÇERİ OCAĞI

MECLİS-İ MEBUSAN

TOPKAPI SARAYI

B- Mütareke ve Mütareke Sonrası Siyasî Gelişmeler

30 Ekim 1918 Mondros Ateşkes Andlaşması’nın imzalanması ile başlayan devre “Hasta Adam” olarak son anlarını yaşayan Osmanlı Devleti’nin Anadolu’da millî Türk devletinin ortaya çıkma-sına zemin hazırlaması açısından son derece önemli bir dönemdir. Mütareke dönemi olarak adlandırılan bu devre siyasi parti ve teşkilatla-rın çok fazla olduğu bir devredir. Bu dönemde İttihat ve Terakkinin baskısı ile faaliyet göstere-meyen siyasi teşekküller tekrar canlanmış, yeni siyasi partilerde bu dönemde ortaya çıkmıştır. Bu kadar fazla siyasi partinin meclis dışında doğmuş olması, ayrıca faaliyetini sürdürmesi şaşırtıcıdır. Siyasî cemiyetlerin toplamı 33 ade-te ulaşmıştır. Bu siyasî cemiyetlerin büyük ço-ğunluğu İstanbul hükümetine taraftar olarak siyasî yaşantılarını devam ettirmişlerdir. 1918’de göze çarpan siyasî durum şudur; I.Dünya Sa-vaşının bitiminden sonra İttihat ve Terakki yönetiminin son bulmasıyla İstanbul’da Hür-riyet ve İtilaf Partisi iktidara gelmişti.Trakya’da Paşaeli, Erzurum’da Vilayet-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u ‘Milliye’,.. Trabzon’da Muhafaza-i Hu-kuk... İstanbul’da Trabzon ve Havalisi Ademi Merkeziyet... Diyarbakır’da Kürt Tealî ve diğer cemiyetler. 1919 yılında da Anadolu ve Ru-meli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurulmuştur. “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti nizamnamesine göre; Osmanlı yurtseverliği-ni savunan İslamcı bir örgüttür. Hatta ayrı ayrı müdafaa-i hukuk cemiyetlerinin “ittihat ve itti-fakıyla” meydana geldiği belirtilmekle ve kaza-liva yönetim kurullarıyla bağımsız liva-vilayet merkez kurulları örgütün genel kuruluşu içinde gösterilmekle birlikte gerçekte tek bir dernek değil, bir dernekler federasyonudur.” Ayrıca Merkezi İstanbul’da bulunan, Anadolu’nun de-ğişik bölgelerinde şubeleri bulunan müdafaa-i hukuk cemiyetleri bulunuyordu. Trakya Paşa-eli Müdafaai Hukuk Cemiyeti, İzmir Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Kilikyalılar Cemiyeti, Vilayet-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Trabzon Muhafaza-i Hukuk-u Milli Cemiyeti gibi... Sivas kongresine kadar Müdafaa-i Hukuk Cemiyetle-

Ülkenin II. Meşrutiyetin ilanından sonra Batı’yı taklit eder duruma geldiği, bunun da siyasî sos-yal ve ekonomik pek çok değişikliklere sebep olarak, zaman zaman artan baskılarla batının oluşturduğu demokratik yapıyı aynen alma şeklinde ortaya çıktığı görülmüştür. Padişah II.Abdülhamit’in şahsi yönetim devresinden sonra hürriyetin getirdiği hava ülkeyi sarmıştır. Bunun sonucu olarak değişik fikirleri savunan pek çok sayıda siyasi cemiyet ve parti kurulmuş-tur. Türk tarihinde bu kadar siyasî partinin ku-rulması ilk defa görülüyordu. 23 Temmuz 1908 tarihinden itibaren bir çoğulculuk ortaya çıkmış, meşrutî idare “Hürriyetin İlanı” adı altında tesis edilmiştir. 1908 yılı çok partili siyasi hayatın da başlangıcı olmuştur. Çok partili siyasi hayatla birlikte demokratik alandaki çalışmalar giderek artmış ve güç kazanmıştır.

II. Meşrutiyet devresi çok partili siyasî hayatın kurulmasında etkili olduğu gibi partiler arasın-daki siyasî mücadele ve baskıların doğmasına da sebep olmuştur. İttihat ve Terakki adındaki cemiyetin parti haline gelmesi, 31 Mart Olayı ile birlikte iktidarı elde etmeye yönelik hare-ketleri artırarak baskıya dönüştürmüş, karşı-sında henüz yeni olan siyasî hayatın İttihat ve Terakki’ye karşı birleşerek güçlü bir muhalefet

meydana getirmesine neden olmuştur. İttihat ve Terakki’nin bu faaliyetlerinden vazgeçmeme-sinin tabii sonucu olarak ortaya çıkan muhalefet 1911 yılında organize olmuş bu şekilde “Hürri-yet ve İtilaf Fırkası” adıyla siyasî arenadaki yerini almıştı. 1911 den sonra partiler arasındaki siyasi mücadeleler şiddetini arttırmıştır. İttihat ve Te-rakki partisinin muhalefet tarafından iktidardan uzaklaştırılması İttihat ve Terakki’yi demokratik yoldan çıkarmış, Bab-ı Âli baskını (1913) ile ik-tidarı ele geçirmiş, Mahmut Şevket Paşa’nın bir suikast sonucunda öldürülmesiyle muhalefeti etkisiz hale getirmiştir. I.Dünya Savaşı’nın bu arada başlamasıyla siyasi parti mücadelesinin olumsuzlukları göz önünde tutularak çok partili siyasî hayat tatil edilmiş, yalnız İttihat ve Terakki partisinin hâkimiyeti 1918 yılı sonuna kadar de-vam etmiştir. İttihat ve Terakki partisinin siyasî hâkimiyeti 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşmasıyla son bulmuştur. II. Meşrutiyet’in ilanı ile bir hürriyet devrinin açıl-dığı siyasî ve hukukî açıdan çekilen bütün sıkın-tıların sona erdiği düşünülürken, II. Meşrutiyet, kendisinden beklenilenlerin tamamım vermek-ten uzak kalmış, ne gerçek hürriyeti getirebilmiş ne de baskıyı yok edebilmiştir. Fakat çok partili hayatın kurulması ve gelişmesi yolunda önemli adımların atılmasını sağlamıştır.

12

SULTANAHMET MEYDANI

13

Page 8: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

faaliyetine daha sonra son verilmiştir.

Anadolu ve Rume-li Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun yeni iç tü-züğünün kabulünden dört buçuk ay sonra Mustafa Kemal Paşa, gazetecilere bir de-meç vererek, barışın sağlanmasıyla halkçı-lığa dayanan ve Halk Partisi adını taşıyan bir parti kuracağını açık-ladı. Mustafa Kemal Paşa demecinin deva-mında, yeni kurulacak

partinin programının hazırlanmasında bütün vatansever aydınların çalışmalarını, ülkedeki ekonomik problemlerin çözümü, vergi siste-minin düzenlenmesi, mülkiyet esasının korun-ması, tabii kaynakların iyi kullanılması, vakıfların hizmetleri, imar, askerlik konularındaki görüş ve düşüncelerini açıklamalarını istedi, 8 Nisan 1923 tarihinde dokuz maddelik bir program ya-yınlayan Mustafa Kemâl Paşa, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni siyasi parti şekline dönüştüreceğini bildirmiştir.

11 Ağustos 1923 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi ikinci dönemi açıldıktan iki gün sonra Mustafa Kemal Paşa yeniden meclis başkanlı-ğına, Ali Fuat Paşa da Meclis İkinci Başkanlığına seçilmiştir. Lozan Görüşmelerinin devam etti-ği bu dönemde Dışişleri Bakanı İsmet Paşa ile Başbakan Rauf Bey arasındaki mücadele gide-rek şiddetini artırmıştır. En sonunda Rauf Bey başbakanlıktan istifa ettiğinden yeni hükümeti Fethi Bey kurmuş ve bu hükümet zamanında Lozan Barış Andlaşması Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından onaylanmıştır. 9 Eylül’de de (Resmen tescili için başvurulması 11 Eylül) se-çimden önce yapılan açıklamalar doğrultusun-da Mustafa Kemâl Paşanın başkanlığında Halk Fırkası resmen kurulmuştur.

Halk Fırkasının kurulmasıyla birlikte inkılâp hareketlerinde hızlı bir artış gözlenmeye başlanmıştır.29 Ekim 1923 te Cumhuriyet ilan edildi. 3 Mart 1924 te Halifelik, Şeriat ve Evkaf Vekaleti kaldırıldı yine aynı gün çıkan Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitim ve öğretim birleş-tirildi. Bu büyük adımlar, inkılâplara karşı olan-ların üzerinde büyük ölçüde olumsuz etkiler yaptı. Memleket ekonomisinin durumu dış ticaret üzerindeki gittikçe artan baskılar, laikçi reformların sürdürülmesi, uygulamalardan do-ğan hoşnutsuzlukları, tabiatıyla muhalefeti ar-tırıyordu. Bütün inkılâpların arkasında Mustafa Kemal Paşa’nın bizzat kendisi bulunduğu halde halk tarafından sevilen ve tanınan bir kişi oldu-ğundan eleştiriler bizzat Mustafa Kemal Paşa’ya karşı yapılamadığından Hükümet başkanı İsmet Paşa üzerinde odaklanıyordu. Bu gelişmeler so-nucunda Halk Partisine karşı artan tepkiler parti içinde, ayrılığa yol açmıştır. Partinin tanınmış kişilerinin bir kısmı partiden ayrılmıştır, Ordu müfettişliğinden istifa ettikten sonra meclise giren Kazım Karabekir ve Ali Fuat (Cebesoy), Rauf (Orbay), Refet Paşa, Adnan (Adıvar), İsma-il Canbulat ve birkaç milletvekili, Halk Partisin-den ayrıldıktan sonra Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası adı altında yeni bir siyasî parti kurdular

ri adı altında, birbirinden ayrı faaliyet gösteren bu cemiyetler, Sivas kongresinde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında birleştirilmiştir. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurulması ile birlikte etkin bir faaliyet içine girerek bir “baskı grubu” olarak göze çarpmıştır. İstanbul’da Damat Ferit Paşa hükümetinin yıkılması ve yerine Ali Rıza Paşa’nın Kuvayı Milliye ile işbirliğinden yana olduğu bi-linmesine rağmen yeni hükümeti kurması gö-revinin verilmesi Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin bir başarısı olarak kabul edilmiştir. 1919 yılında Meclis-i Mebusan se-çimleri yapıldı. Bu seçimlerde Anadolu ve Ru-meli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyeleri büyük bir basarı sağlayamadı. Bu başarısızlığın sebebi, seçilen üyelerle Meclis açılmadan önce gerek-li görüşmelerin tam olarak yapılamamasıdır. Ocak 1920’de Meclis-i Mebusan’ın açılması ile oluşturulması istenen “Müdafaa-i Hukuk Grubu” oluşturulamamıştır. Müdafaa-i Hukuk Grubu ye-rine Şubat ayı başında “Felah-ı Vatan İttifakı” adı altında 88 kişiden oluşan bir grup kurulmuştur. Bu grup, hedef doğrultusunda ilerleyerek, mec-lisin gizli oturumunun yapıldığı 28 Ocak 1920 de Misak-ı Milli’nin kabul edilmesiyle kurulmuş

oluyordu. İstanbul 16 Mart 1920’de İtilaf Devlet-leri tarafından işgal edilmeden önce Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyeleri-nin tutuklanacağı haberleri duyulmuş, Mustafa Kemâl tarafından kendilerine gerekli uyarılar yapılmıştı. Uyarılara gereken ilgiyi göstermeyen Rauf Bey ve bazı arkadaşları tutuklanarak Mal-ta adasına sürgüne gönderilmiştir. İstanbul’un İtilaf devletleri tarafından işgali ve Meclis-i Mebusan’ın kapatılması Mustafa Kemâl Paşa’ya tarihi bir fırsat vermiştir. Bu fırsatı kullanan Mus-tafa Kemâl Paşa Türkiye Büyük Millet Meclisini açmak için çalışmalara başlamıştır.

18 Mart’ta İstanbul’un işgalinden sonra Meclis-i Mebusan kapatılınca 19 Mart’ta Mustafa Kemâl Paşa Heyet-i Temsiliye adına Ankara’da “Selahiyet-i Fevkaladeye haiz” bir meclis ku-rulacağını açıklamıştır. 27Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu, Büyük Millet Meclisin-de kurulmuş olan tek grup değildir. Mecliste Te-sanüt grubu, Müdafaa-i Hukuk zümresi, İstiklal grubu, Halk zümresi, Islahat grubu gibi grup-larda bulunmuştur. Hatta 1920 de iki de siyasi parti kurulmuştur. “Türkiye Komünist Fırkası” ve “Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası”.Bu iki partinin

Bu dönemde İttihat ve Terakkinin baskısı ile faaliyet gösteremeyen siyasi teşekküller tekrar canlanmış, yeni siyasi partiler de bu dönemde ortaya çıkmıştır. Bu kadar fazla siyasi partinin meclis dışında doğmuş olması, ayrıca faaliyetini sürdürmesi şaşırtıcıdır.

14 15JÖN TÜRKLER

ANADOLU VE RUMELİ MÜDAFA-İ HUKUK CEMİYETİ

Page 9: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

(17 Kasım 1924) Terakkiperver Cumhuriyet Fır-kasının doğması normal demokratik şartlar içe-risinde olmadığından meclis içinde iki ayrı gö-rüşte grup oluşmuştur. Görüşmelere muhalefet olarak katılan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası taraftarları hükümetten pek çok konuda açıkla-malar istemiş, İsmet Paşa’nın hükümetine karşı çok sert bir muhalefet yapılmıştır. 1925 Bütçe görüşmelerinin yapılması sırasında parti fikir-lerini bildirmiştir. Aşar’ın 15 Şubat 1925 Türkiye Büyük Millet Meclisi celsesinde kaldırılması bu devrededir. Muhalefet partisi olmanın bir özelli-ği olarak eleştiriyi giderek arttırmışlardır. Ara se-çimlerde partilerin baskı gördüğünü söyleyerek iktidarı baskı yapmakla suçlamışlar, Ankara İstik-lal Mahkemesine idam yetkisinin verilmesine de şiddetle karşı çıkmışlardır. Doğu Anadolu’da Şeyh Sait İsyanı patlak verince, ülke Lozan’dan artan meselelerin çözüleceği bir sırada iç buna-lımla karşılaştı. Olayın ciddiyeti anlaşılınca 4 Mart 1925 de Takrir-i Sükûn Kanunu kabul edilerek isyanın bastırılması suçluların yakalanması ve cezalandırılması için İstiklal mahkemelerinin ku-rulması kararlaştırıldı. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasına taraftar olan kişilerin Cumhuriyete kar-şı olan kimselerden oluşması, aynı zamanda da

ayaklanmada rolleri bu-lunduğunun öne sürül-mesiyle 5 Haziran 1925 de sözü edilen parti kapatıldı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının 5 Haziran 1925 tarihinde kapatılmasından sonra 1930 yılma kadar inkılap hareketlerine büyük bir hız verildiği gözümüze çarpmaktadır. 1925’te tekke ve zaviyeler kapa-tıldı.

İslamî takvimlerin kulla-nılmasına son verilerek miladi takvim kullanıl-maya başlandı. Şapka inkılâbı yapıldı. Türk köy-lüsüne ağır bir yük olan aşar kaldırıldı. Hukuk alanındaki yenilikler bu dönemde oldu. İsviçre medeni kanunu 1926 da tamamen kabul edil-di. Yeni ceza ve ticaret kanunu da aynı dönemde kabul edildi. İnsan sureti yapılmasının dini inan-ca göre mahzurlu görüldüğü bir devrede, Mus-tafa Kemal Paşa’nın ilk heykeli İstanbul’da dikildi. Arap alfabesinin kullanılması resmen kaldırıldı, yerine Latin alfabesi alınarak kullanılması kabul olundu. Bu devrede laiklik açısından önemli bir adım atıldı. 10 Nisan 1928 tarihinde Türkiye Bü-yük Millet Meclisi tarafından Anayasa’dan “Dev-letin dini İslâm’dır.” Maddesi kaldırıldı.1928-1929 yıllarının ülke içinde iyi bir mahsul yılı olma-ması, ülke dışında da bütün dünyayı saran bir ekonomik bunalımın bulunması durumu çok zorlaştırdı. Ülkenin içinde bulunduğu durum-dan Cumhuriyet Halk Partisi sorumlu tutulduğu gibi parti içinde bulunan bazı kişilerinde partiyi kullanarak çıkar sağlama yoluna gitmeleri halk arasında partiye karşı tepki doğmasına ve hoş-nutsuzluklara neden oldu. Liberal siyasete taraf-tar olanlar, tek parti idaresinin giderek kuvvetini arttırması ekonomi üzerindeki baskısını fazlalaş-

tırmasını endişe ile karşılıyordu. Liberal siyasete taraftar olanlar inkılap hareketlerinin yaşandığı dönemde yönetime gelen hükümetlerin aldığı her türlü tedbirleri yerinde ve haklı bulmuşlar, ancak inkılapların başarılı olmasından sonra aynı tedbirlere devam edilmesine şüphe ile bakarak normal uygulamaların başlıyacağı bir devreyi beklemeye başlamışlardır. Serbest Cumhuriyet Fırkası denemesi de bu olaylar ve şartların bir sonucu olarak doğmuştur. Serbest Cumhuriyet Fırkası normal demokratik şartlar altında aynı fikre sahip aynı inancı paylaşan kişilerden ve kuruluşlardan meydana gelmemiş bizzat, Mus-tafa Kemal Paşa’nın isteği doğrultusunda Fethi Bey’in görevlendirilmesi ile ortaya çıkmıştır. Fır-ka 12 Ağustos 1930 günü resmen kurulmuştur.

Serbest Cumhuriyet Fırkasının kuruluşu Türkiye Cumhuriyeti tarihi içerisinde ikinci olarak çok partili hayat denemesi olması açısından büyük öneme sahiptir. Cumhuriyet Halk Fırkasına karşı muhalefetin giderek artması muhaliflerinde des-

teği ile Serbest Cumhuriyet Fırkasının güçlen-mesi kısa sürede ülke çapında genel seçimleri kazanacak duruma gelmesi ile iktidarın Serbest Cumhuriyet Fırkasına bakış açısını değiştirmiştir. Fethi Bey’in Mustafa Kemal Paşa’ya partiler ara-sında tarafsız kalmasını söylemesiyle Halk Partisi mensupları Mustafa Kemal Paşa ile Fethi Bey’i karşı karşıya getirmek yolunda hareketlere giriş-mişler, Fethi Bey mevcut durumun kötüye gitti-ğini görerek, Mustafa Kemal Paşa ile karşı karşıya gelmek istemediği için 17 Kasım 1930 tarihinde partisini kapatma karan almıştır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kapatılmasından sonra iyi niyetlerle kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası ile başlatılan çok partili hayat denemesi ikinci kez başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Serbest Cum-huriyet Fırkası siyasi arenada 12 Ağustos 1930 tarihinden 17 Kasım 1930 tarihine kadar üç bu-çuk ay, diğer bir değişle 97 gün kalmıştı. Serbest Cumhuriyet Fırkasının kapatılmasından sonra Cumhuriyet Halk Fırkası, merkezi bir sistem da-hilinde hareket ederek kendisini yavaş yavaş

Bütün inkılâpların arkasında Mustafa

Kemal Paşa’nın bizzat kendisi

bulunduğu halde halk tarafından

sevilen ve tanınan bir kişi

olduğundan eleştiriler bizzat

Mustafa Kemal Paşa’ya karşı

yapılamadığından Hükümet

başkanı İsmet Paşa üzerinde

odaklanıyordu. Bu gelişmeler

sonucunda Halk Partisine karşı artan tepkiler

parti içinde, ayrılığa yol

açmıştır.

16 17

CUMHURİYET HALK FIRKASI

Page 10: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

devlet ve millet ile bir tutmaya başlamıştır. Bu sırada Avrupa dada totaliter rejimlerin güçlen-diği bir döneme rastlıyordu. Onların başarılarını örnek alarak ülke içindeki tüm kontrolü eline geçirip tahakkümünü arttırmıştır. 1931 yılı par-ti kurultayında Cumhuriyet’in altı ana prensibi tespit edilmiş 1935 kurultayında da parti genel sekreterinin İçişleri Bakanı tayin edilmesi karar-laştırılmıştır. Valiler hem mülki idarenin hem de parti teşkilatının başına getirilmiştir. Bölge mü-fettişleride parti ve devlet işlerini denetlemekle görevlendirildiler. En sonunda da bütün mil-let Halk Partisinin üyesi kabul edildi. 10 Kasım 1938 tarihinde Mustafa Kemâl Atatürk’ün ölü-müne kadar durum böyle devam etmiş sonra Cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü zamanında bu siyasette yumuşama olmadığı gibi daha da sertleşmiş, laikleşmeye devam edilmiştir. Hükü-met parti hükümeti haline getirilerek partinin daimi başkanı ve Cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü milletin ve devletin sembolü olarak yü-celtilmiştir. Bundan sonra Halk Partisine karşı gi-derek şiddetini arttıran bir tepki doğmaya başlı-yor, hükümet basın ve milletvekilleri tarafından eleştirilmiştir. Meclis içerisinde Halk Partisine karşı ilk muhalefet bayrağını Hikmet Bayur açı-yor, basında da muhalefetin başını Ahmet Emin Yalman çekiyordu. Halktan gelen şikâyet ve ız-dırap haberleri muhalefeti daha fazla güçlendi-

riyor, tek parti yönetiminin düzen ve disiplinini bozuyordu. Dışarıdan gelen tepkiler hükümet içerisinde bile sürtüşmelerin giderek artmasına sebep oldu. Halk Partisi kendisine yönelen bu eleştirileri bir süre sonra ciddiye almaya başladı. 1944 yılı başlarında Halk Partisi, partiyi kullana-rak kendisine çıkar sağlamak isteyenlere karşı araştırma yapılması konusunda, bir komisyona rapor hazırlatmıştı. Hazırlanan komisyon raporu Türkiye Büyük Millet Meclisinde görüşmeye açı-lınca büyük tartışmalar meydana gelmiş meclis-te büyük heyecan yaşandığı gözlenmişti. Hatta istiklâl mahkemelerinin tekrar kurulmasını teklif edenler bile vardı. Bu görüşmeler sonunda Baş-bakan Şükrü Saraçoğlu’nun 23 Mart 1944 günü Meclis grubundan gizli oyla güvenoyu isteyin-ce, 251 beyaz (Olumlu) oya karşılık 57 kişinin kırmızı (olumsuz) oy kullandığı 100 den fazla milletvekilinin de oylamaya girmediği görüldü. Böyle bir durum tek parti rejimi içerisinde bü-yük bir şaşkınlık ile karşılanmıştır. II. Dünya Sava-şının verdiği sıkıntılar tek partili rejimi sarsarak, fikir ve kanaatlerde yeni değişiklikler meydana getirdi. Çekilen bütün ızdıraplann tek parti reji-minden kaynaklandığı, ülkedeki tüm halk ve ay-dınlar tarafından düşünülüyor, hükümete karşı muhalefet vazifesi görecek bir mekanizmaya da acilen ihtiyaç uyuldu Türkiye’de siyasî tablo böyle iken II.Dünya Savaşı devam etmekteydi. 6 Haziran 1944 tarihinde Normandiya kıyıla-rına yapılan müttefik çıkartmasıyla Almanlara karşı üstünlük sağlandı. Türkiye Almanların sa-vaşı kaybedeceğini görünce rahatladı. Savaş içerisinde sürekli savaşa girme ısrarlarını yerine getirmek ve bu yolla müttefikleri memnun et-mek için, 2 Ağustos 1944 de Hitler Almanyası ile siyasi ve ekonomik bağlarını kopardı. Müttefik devletlerle yakınlaşması artan Türkiye Birleşmiş Milletler beyannamesini kabul ederek, Almanya ve Japonya’ya karşı savaş ilan etti. Müttefiklere karşı uzun süre direnen Japonya’ya 14 Ağustos 1945 de atılan atom bombalarıyla dünyayı yıl-larca kana boyayan savaş sona erdi. Japonya’nın teslim olmasından bir gün sonra Birleşmiş Mil-letler anayasasını kabul etmek üzere toplanılmış ve Sanfransisko’da kabul edilmiş olan kararları, Türkiye Büyük Millet Meclisi tasdik etmiştir.

18 19

Page 11: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

Toplumsal sistem bir kurumlar, kurallar ve davranışlar bütünüdür. Birleşik kap-lar gibidir. Sistem içindeki her kurum eş

anlı olarak değişir ya da gelişir. Mevcut toplum-sal kurumların temel nitelikleri, özellikleri ve bu kurumları yönetenlerin tutum ve davranışları ekonomik ve toplumsal gelişmeyi şu ya da bu yönde etkiler. Bu kurumlar içinde, politika kuru-munun ve politikacıların önemli bir yeri vardır. Özellikle iktidara tırmandıklarında, toplumsal kurumları ve kuralları değiştirebilme fırsatını elde ederler. İktidar koltuğunda oturan politika-cıların, aldıkları kültür, sağladıkları bilgi birikimi, benimsedikleri ideolojiler ve gösterdikleri niyet toplumsal ve ekonomik gelişmenin en önemli girdisini oluşturur. Bu yazı söz konusu alanda bir ön deneme girişimidir. Konuyu daha iyi açıkla-yabilmek için toplumsal kurumlar hakkında kısa bilgiler vermek yerinde olacaktır.

A - Sosyoloji biliminin öğretilerinde açıklanan başlıca toplumsal kurumlar şunlardır:

1- Aile Kurumu

Bu kurum toplumun te-melidir. İnsan soyunun devamı, kültürlenme ve kültürün sonraki kuşak-lara aktarımı, başta dil öğretimi olmak üzere, örf geleneklerin sonra-ki kuşaklara öğretilme-si, barınma beslenme, korunma ve sevgi gibi temel gereksinmelerin karşılanması aile kurumu içinde gerçekleşir. Te-mel insani, ahlaki değerlerin informel olarak ço-cuklara intikali aile kurumu sayesinde olur. Eko-nomik refahın gelişimi de aileyi olumlu yönde etkiler. Güçlü aile güçlü toplum demektir.

2- İnanç (Din) Kurumu

İnsan soyu manevi gereksinmesini karşılamak için, ilk yaratılıştan günümüze, kendi dışında, sınırsız bir güce sahip üstün ve kendinden farklı bir varlığa (Tanrıya ya da Tanrısal güce) inanma gereksiniminde olmuştur. İnsan soyunun yaratı-lış nedenleri ve sorumlulukları, Evren ve doğa-daki olayların şaşırtıcı bir düzen içinde devamlı-

lığı, canlılar dünyasının varlığı ve çeşitliliğinin oluşturduğu bilgi ge-reksinmesi, aile ve top-lum düzeninin bir kao-sa düşmeden varlığını devam ettirebilmesi, insan soyunun diğer canlılardan ayrıcalıklı olarak, ölümden son-ra yaşama isteği, (Bir

anlamda ölüme çare bulunması), yaşanılan top-lumsal çevrede, bireysel ve toplumsal açıdan bir takım insani ve adalet normlarına olan gerek-sinmeler v.b. etkenler inanç kurumunu gerekli konuma getirmiştir. Toplumlarda gözlenen her türlü inanca dayalı ritueller ve bu rituellerin ger-çekleştiği mekânlar inanç kurumunun maddi örgütlenme yerleridir. Ayrıca inanç kurumunun oluşturduğu davranış kalıpları ekonomik faali-yetleri doğrudan etkiler.

3- Eğitim Kurumu

Eğitim kurumunun iki ana işlevi vardır. Birinci-si insanı mesleki bilgi ve becerilerle donatarak, kişiye bir meslek öğreterek onun çalışabilmesi ve üretimden pay almasını güvenceye almaktır. İnsan soyu beslenmeden, enerji tüketmeden ve temel gereksinmelerini karşılayamadan yaşaya-maz. Günümüzde kişi ve ailelerin yaşam kali-

teleri üretimden aldıkları paylar, dolayısıyla da kazandıkları mesleki ve teknik öğretimin nite-likleriyle bağlantılıdır. Eğitim kurumunun ikinci ana işlevi bireyi bir değerler sistemi ve yelpazesi ile donatmaktır. Doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin, yararlı-zararlı, normal-anormal, ahlaklı-ahlaksız, adil-adaletsiz v.b.değer hükmü içeren tutumlar eğitimle gelir. Ayrıca bu bağlamda eğitim sistemi bireyi politik taraflığa (indoctrina-tion) hazırlar. İçinde yaşanılan siyasi rejimleri ve ideolojileri aklileştirme ve benimsetmeyi amaç-lar. Bu yönüyle eğitim, bizler-ötekiler, dostlar-düşmanlar, yurt ve bayrak sevgisi, toplumsal değerler öğretir. Bireylerin takındıkları tavırlar, benimsedikleri insani, ahlaki değerler, yurt ve dünya hakkındaki görüşleri, ideolojik tutumları eğitimin bu yönüyle ilgilidir. Eğitim ekonomik mal ve hizmet üretiminin en belirleyici girdisini oluşturur. Bu bağlamda mesleki ve teknik eğiti-min özel bir önemi vardır.

4- Hukuk Kurumu

Hukuk kurumu, örfi, ahlaki, dini kaynaklı norm-lardan, akıl ve bilim kaynaklı bir yöne doğru evrilmiş ve pozitif (yazılı) ve laik bir karakter taşı-mıştır. Hukuk Kurumunun temel işlevi toplum-sal düzeni ve adaleti sağlayabilmektir. Fakat hu-kuk kuralları yasalara dönüşmeden bir yaptırım gücü kazanmaz. Yasalar ise politik iktidar gücü-nü elinde bulunduranların bireyi, toplumu ve

İktidar koltuğunda

oturan politikacıların,

aldıkları kültür, sağladıkları

bilgi birikimi, benimsedikleri

ideolojiler ve gösterdikleri

niyet toplumsal ve ekonomik

gelişmenin en önemli girdisini

oluşturur.

Bir toplumun her türlü gelişmesi ya da geri kalmasında birinci derecede politika kurumuna yön veren, iktidar gücünü elinde bulunduran politik aktörler sorumludur.Prof. Dr. Halil ÇİVİ

Adnan Menderes Üni.İkt. İd. Bil.Fak İktisat Böl. Bşk.

TOPLUMSAL KURUMLAR ve POLİTİKA KURUMUNUN EKONOMİ POLİTİKASINA ETKİLERİ

2120

Page 12: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

dünyayı algılama ve değerlendirme biçimlerine göre somutlaşır. Başka bir söyleyişle, yasalar ya da yasa yapma gücünü elinde bulunduranların benimseyip uygulamaya çalıştıkları ideolojiler ile yakından ilgilidir. Bir ülkenin adalet kurumla-rının çağdaşlaşması için, o ülkede oluşmuş yasal düzenlemelerin, akıl ve bilim eksenine oturmuş pozitif ve çağdaş bir anlayışla düzenlenmiş ol-ması gerekir. Örneğin Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra çağdaş, laik ve pozitif bir hukuk anlayışı benimsenmiş, bu gelişme, zaman zaman kısmi sapmalara ve kesintilere uğrasa bile, yine de önemli gelişmeler göster-miştir. Ekonomik faaliyetlerin düzenlenmesi ve denetiminde hukuk kurumu çok önemli bir rol oynar. Hukuk kurumu bireylerin adalet ge-reksinmesi ve güvencesi kadar mülklerinin de güvencesidir.

5- Ekonomi Kurumu

Sosyolojik açıdan bakıldığında, bu kurumun, beslenme, barınma, sağlık, giyim-kuşam v.b. temel gereksinmeler başta olmak üzere, top-lumun her türlü maddi, fiziki, finansal gerek-sinmelerinin karşılanması için oluşan bir örgüt-lenme biçimi olduğu düşünülür. Toplum ancak maddi, fiziki, finansal, teknik gereksinmeleri kar-şılanabildiği oranda varlığını sürdürebilir. Ayrıca toplumun ve o toplumda yaşayan aile ve birey-lerin yaşam kalitelerinin niteliği; mevcut ekono-mik üretim ve mülkiyet düzeni ve bu düzendeki ekonomik yararlanma düzeyleri ile yakından il-gilidir. Aileler ve bireylerin, tüketim özgürlükleri, ev, tatil, eğitim, sağlık, kültürel ürünlerden ya-

rarlanma, gezi v.b. gibi hakları doğrudan do-ruya sahip olabildikleri ekonomik kaynakların miktarı ile birebir örtü-şür. Satın alma gücü ile (parasal bir kaynak-la) desteklenemeyen tüketme ya da sahip olma arzuları (ev, ara-ba, bilgisayar, tatil v.b.) boş bir hayalden ibaret kalır. Bu açıdan, politik iktidara sahip olanların çeşitli sosyal sınıflara ya da toplumsal gelir gruplarına bakış açıları ve ekonomi politikalarını düzenleme biçimleri büyük önem taşır. Güçlü toplum, güçlü ekono-mi demektir.

6- Politika (Siyaset) Kurumu

Politika kurumunun temel görevleri, başka uluslara karşı egemenlik hakkı, iç ve dış güven-lik, kamu düzeni ve adaletin sağlanması, sağlık, eğitim, v.b. kamu hizmetlerinin yürütülmesidir. Ayrıca toplumun ekonomik, sosyal, kültürel, sa-natsal gereksinmelerinin karşılanabilmesi için çözüm yolları üretilmesi ve uygulanması da politika aktörlerinin önemli ilgi alanlarıdır. Başka bir söyleyişle, politika kurumu belli bir egemen-lik alanında, yönetenlerle yönetilenlerin hak ve ödevleri, karşılıklı sorumlulukları ve görevleri ba-kımından bir kurallar dizgesi oluşturur. Politika kurumunun aktörleri, özellikle de politik iktidarı elinde bulunduranlar, aynı zamanda bu kurallar dizgesinin, her türlü yasa, yönetmelik ve yöner-gelerin, belirli ilkeler çerçevesinde yapıcıları ve uygulayıcıları konumunda ve gücündedirler. Bu nedenle her türlü, ekonomik, politik, kültürel, sanatsal, sosyal alanlarda birinci derecede yet-ki ve sorumluluk taşırlar. Bir toplumun her türlü gelişmesi ya da geri kalmasında birinci derece-de politika kurumuna yön veren, iktidar gücünü elinde bulunduran politik aktörler sorumludur.

B- POLİTİKA KURUMUNUN AYRICALIKLI YERİ

Politika kurumu dışın-daki diğer kurumların, yasa yapma, kural koy-ma ve güç kullanma yetkileri yoktur. Politi-ka kurumu dışındaki kurumlarda (eğitim, hukuk, ekonomi v.b.)görev alanlar, belki bir baskı grubu ya da grupları oluşturarak politik iktidarları et-kilemek isteyebilirler.

Fakat son söz her zaman politik iktidardadır. Bir ülkedeki tüm kurumların varlığını, faaliyet gösterme ve çalışma kurallarını, gösterilen faali-yetlerin sınırlarını, bu sınırları aşanların sorumlu-lukları ve yaptırımlarını politika kurumu belirler. Eğer matematik bir söylemle açıklamak gerekir-se politika kurumun diğer kurumlarla ilişkileri şöyle özetlenebilir. Politika kurumu bağımsız, diğer kurumlar bağımlı değişkendir. Politika kurumunun davranışındaki değişmeler, yani ik-tidarı elinde bulunduranların ürettiği farklılıklar, diğer kurumları etkiler. Çünkü diğer kurumların

davranış kuralları değişmiş olur. Örneğin borçlar yasası, ticaret yasası, bankalar yasası, vergi yasa-ları v.b. yasalar değiştiği zaman ekonomi kuru-mu için değişme kaçınılmaz olur. Aynı zorunlu değişmeler, hukuk- adalet-kurumu, eğitim ku-rumu, aile kurumu için de geçerlidir. Yurttaşlar yasası, ulusal eğitimle ilgili yasalar ya da yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesi konusundaki yasalar politik iktidarlar tarafından değiştirile-bilir. Fakat diğer kurumların kendi yasalarını değiştirme yetkileri yoktur. Bu sonuç, politika kurumunu çok önemli, politikacıları da ülkenin ve toplumun geleceği hakkında çok stratejik bir konuma getirir. Sonuçta yetkili olanlar sorum-luluğunda taşıyıcısı olurlar. Çünkü güç ve yetki iktidarda olanlarındır.

C- POLİTİKACININ OY MAKSİMİZASYONU

Tüketici ya da aileler, elde ettikleri gelirler ve harcamalarından nasıl en fazla fayda sağlaya-caklarını hesap ederler. Üreticiler, firmalar ya da işletmecilerin temel dayanakları kârdır. Kâr elde etmeyen işletmeler yaşayamazlar. Amaç sadece kâr elde etmek değil, kârı en çoğa çı-karmanın yollarını aramak ve amaca ulaşmada çaba harcamaktır. Aynı şekilde, seçimle iktidara

Gerçek politikacılar için ulus ve ülke bütünlüğü temel bir değer iken sıradan politikacı bu temeli görmezden gelir. Bu açıdan, politika yapanların niyetleri ve nitelikleri büyük önem taşır.

Politika kurumu bağımsız,

diğer kurumlar bağımlı

değişkendir. Politika

kurumunun davranışındaki

değişmeler, yani iktidarı elinde

bulunduranların ürettiği

farklılıklar, diğer kurumları

etkiler.

22 23

Page 13: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

boyutun en önemli özelliği, ulus kültürü yerine klan ve kavimciliğe, ırka ve soya dayalı yakla-şımları ön plana çıkarılması inanç ve kültür fark-lılıklarına dayalı yaklaşımların devreye girmesi; ulus ve ulus devlet yaklaşımlarının demode ve çağ dışı olarak gösterilmesidir. Söz konusu bu gelişmeler, özellikle ulus devlet olarak örgütle-nen ülkelerde yeni çekişme, çatışma ve savaş alanları yaratmıştır. Daha önceki yıllarda çeşitli sosyal sınıflar (emek, sermaye) adına yapılan politikalar, yerini din, mezhep, ırk, soy, boy, dil v.b. değerlere dayalı politikalara bırakmıştır. Irak, Afganistan, Pakistan v.b. ülkelerdeki gelişmeler bu yeni yaklaşımın somut uygulama alanları ol-muştur. Söz konusu ülkelere de barış ve refah değil, çatışma, bölünme ve savaşlar getirmiştir. Farklı ırklar ve inançlar kümeleri yeni rekabet ve çatışma alanı oluşturmuştur.

Yukarıda belirtilen gelişmelerin en önemli sa-kıncası, politika üreticilerini, orta ve uzun vadeli politikalar ve stratejiler üretmeleri yerine, kısa vadeli konjonktürlerden kaynaklanan, sığ, ge-leceği belirsiz, yavan, hatta sakıncalı politikalara yöneltebilmesidir. 1980’li yıllardan günümüze Türkiye’de üretilen politikaların bu tür tehlike-leri içerdiğini de unutmamak gerekir. Bir ülke sadece kısa vadeli konjonktürel politikalarla yö-netilemez, yüzyıllar sonrasını da hesaba katmak gerekir.

E- EKONOMİ POLİTİKASININ ÜRETİMİ

Eğer herhangi bir olay ya da gidiş kendi haline bırakılmışsa orada, spontan olarak hiç bir şeye müdahale yoksa herhangi bir politikadan söz edilemez. Bir politikadan söz edebilmek için;1- Amaç ve hedef belirleme,2- Bu amaç ve hedeflere ulaşabilme konusunda uygun kararlar alma, 3- Alınan kararları uygulama,4- Sonuçları izleme ve gözden geçirme,5- Gerekirse, uygun olmayan kararları düzeltme gibi beş temel unsurdan söz edilebilir. Yukarıda belirtilen hususlar ekonomi politikaları için de geçerlidir. Ekonomi politikaları belirlenir-ken iki husus büyük önem taşır. a) Ekonomi bi-

liminin bu politikadaki yeri ve önemi, b) Politik iktidarların benimsedik-leri ideolojiler. (a) şıkkı bilimsel yaklaşımı, (b) şıkkı ise normatif değer-leri daha önemli yapar. Ekonomi politikalarının normatif ve ideolojik yanı, bu politikalarla kimlerin refahının ön plana alınacağı, ne tür dünya görüşündeki seçmenlere çıkar sağ-lanacağı, hangi sosyal gruplar için (genelde bu gruplar politik iktidarın seçmen kitlesidir) poli-tika üretebileceği önem kazanır. Bu durumda bilimin ideolojik yakla-şımlardaki görevi, ekonomi biliminin gereklerini yapmak değil, politik iktidarın değirmenine su taşımaktan ibaret kalır. Bilimsel yaklaşımda ise, ekonomik kaynakları ve ekonomi biliminin sağ-ladığı bilimsel destekleri en akılcı ve gerçekçi biçimde kullanarak, belirlenen amaçlara nasıl ulaşılabileceği ya da mevcut ekonomik sorunla-rın nasıl ortadan kaldırılabileceği ile ilgilidir.

Her ekonomi politikasının içinde az ya da çok bir ideolojik yaklaşım mutlaka vardır. İdeolojik doz ne kadar ağır basarsa o politika temel toplum-sal gereksinimlerden ve bilimsellikten o derece uzaklaşır. Ayrıca üretilen ekonomi politikaları, o

gelinen ülkelerde ise, iktidara gelmenin ola-ğan yolu gerekli ve ye-terli oyu sağlamaktır. O halde politikacının temel amacı oyunu en çoğa çıkarmaktır. Oyu seçmenler verdiğine ya da gelecekte seçmenler vereceğine göre politik iktidarın seçmen taba-nının kültürel, sosyal, sınıfsal yapısı büyük önem taşımaktadır. O

halde, politik iktidarlar açısından, her türlü eko-nomik, sosyal, kültürel, sanatsal düzenlemeler ve kararlarda kendi oylarını en çoğa çıkarmak istemeleri, (oy maksimizasyonu) rakiplerinin değil, kendi seçmen tabanını kayırmaları bir anlamda kaçınılmaz görünmektedir. Ancak burada temel bir sorun ortaya çıkmaktadır. Po-litik iktidarın seçmen tabanının beklentileri ile ülkenin ve toplumun genel çıkarları çelişebilir. Örneğin bazı etnik ve azınlıklar yararına yapılan düzenlemeler ülkenin birliğine zarar verebilir ya da toplumsal adaletsizlikler yaratarak hassas dengeleri bozabilir. İşte tam bu noktada geniş vizyon sahibi “devlet adamı” nitelikli politikacı ile sadece kendi partisini ve çıkarlarını düşünen sıradan politikacı arasındaki farklar ortaya çıkar. Gerçek politikacılar için ulus ve ülke bütünlüğü temel bir değer iken sıradan politikacı bu temeli görmezden gelir. Bu açıdan, politika yapanların niyetleri ve nitelikleri büyük önem taşır.

D- POLİTİKACILARIN YETİŞTİĞİ SOSYO-KÜLTÜREL ORTAM

Politikacıların temel görevi, mensubu oldukları toplumların, her yönden gelişmesi ve kalkınma-sı için çözüm yolları üretmek olduğuna göre, politika uğraşı içerisindeki insanların asgari bir bilgiye ve kültür birikimine sahip olmaları ge-rekir. Çünkü insan her şeyden önce içinde do-ğup büyüdüğü kültürün ürünüdür. Bir politikacı açısından da durum aynıdır. Ayrıca, ortalama insana göre, politikacıların ek olumlu birikim ve

niteliklere sahip olmaları beklenir.

Bir sosyolojik analize göre, klasik Yunan kültürü “felsefe” ve “bilgi” ağırlıklı bir toplum modelidir. Bu toplumda yetişen insanların bilgi ve dü-şünce ağırlıklı olmaları doğaldır. Aynı şekilde klasik Roma dönemindeki toplumsal yapı “hu-kuk” ağırlıklı olarak değerlendirilmektedir. Din-den bağımsız, laik ve yazılı hukuk kurallarının egemen olması günümüzün hukuk sistemine önemli girdiler sağlamıştır. Hukuk ve adalet an-layışının egemen olduğu ortamlarda yetişmek, bireyin hukuk ve adalet anlayışını olumlu yönde etkiler.

Aynı şekilde Ortaçağ diye adlandırılan dönem inanç ve din ağırlıklı bir toplumsal yapı oluş-turmuştur. Bu dönemde yetişen insanların te-mel istekleri, Tanrısal hoşnutluk kazanmak ve öbür dünyadaki ebedi yaşamda mutlu olmak-tır. Avrupa’da, Ortaçağdan sonra, akıl, bilim ve teknoloji ağırlıklı bir toplumsal yapı oluşmuş ve pozitif düşünce ön plana çıkmıştır. Avrupa’daki sanayileşme ve ekonomik kalkınmayı yaratan hamlenin bu temele dayandığı, başka bir söy-leyişle günümüzde Batı ya da Avrupa uygarlığı diye adlandırılan gelişmenin akıl ve bilim temel-li olduğu bilinir. Akıl ve bilim temelli bir uygar-lık ve eğitimle beslenen bireyleri toplumlarını daha hızlı geliştireceği düşünülmektedir.

Günümüzün politikası ise, ekonomik odaklı, akıl ve bilim temelli görünmekle birlikte, adına “postmodernizm” denilen ideolojik açıklamalar ve yine “küreselleşme” denilen yeni ekonomik yorumlarla yeni boyutlar kazanmıştır. Bu yeni

Her ekonomi politikasının içinde az ya da çok bir ideolojik yaklaşım mutlaka vardır. İdeolojik doz ne kadar ağır basarsa o politika temel toplumsal gereksinimlerden ve bilimsellikten o derece uzaklaşır.

Bir toplumu ve ülkeyi

yönetenlerin kalite derecesi

o toplumun genel gelişmişlik düzeyinden ayrı

düşünülemez. Toplumun genel

gelişmişlik düzeyi arttıkça,

politikacıların da nitelikleri

yükselecektir. Politika kurumu

ve politikacılar toplumsal

gelişme düzeyinin aynası

gibidir.

24 25

Page 14: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

toplumun sorunlarına çözüm üretebilir nitelikte olmalıdır. Ülke dışı güç odaklarının gereksinme-lerine göre hazırlanan politikaların ülkenin te-mel sorunlarına çözüm üretme olasılığı zayıftır. Ülke dışı güç odaklarınca üretilen çözümlerin, ülkenin ve toplumun gerçek ekonomik sorun-larına bir çözüm olup olmadığı iyi süzülmelidir. Ekonomi biliminin girdileri ideolojileri pekiş-tirmek için değil, toplumsal, ekonomik refahı arttırmak için kullanılmalıdır. Politik iktidarların, dış güçlere ne kadar bağımlılıkları fazlaysa, dış telkinlere açıklıkları da o kadar yüksektir.

F- SONUÇ

Bir toplumu ve ülkeyi yönetenlerin kalite dere-cesi o toplumun genel gelişmişlik düzeyinden ayrı düşünülemez. Toplumun genel gelişmişlik düzeyi arttıkça, politikacıların da nitelikleri yük-selecektir. Politika kurumu ve politikacılar top-lumsal gelişme düzeyinin aynası gibidir.

Eğitim, ekonomi, hukuk v.b sosyal kurumların en önemlisi politika (siyaset) kurumudur. Çünkü politika kurumunun yöneticileri, ülke ve top-lumun yöneticileridir. Yasa yapma, yürütme ve böylece diğer kurumların faaliyetlerini yeniden düzenleme, onlara yön verme ve denetleme gücünü elinde bulundururlar. Bu konumları ge-reği, ekonomik ve toplumsal gelişme sorunla-rından birinci derecede sorumlu olurlar.

Politika kurumu aktörlerinin temel davranış fak-törü oyların maksimizasyonudur. Sürekli zarar eden bir işletme nasıl ki yaşayamazsa, oy (seç-men) tabanı olmaya bir politik parti de varlığını sürdüremez. Politikacıların kendi seçmen ta-banlarına yönelik politikalar üretmeleri onların varlık nedenidir. Ancak, toplumun genel-temel çıkarları ile oy tabanının çıkarları çatışırsa, o ko-şullarda “devlet adamı” niteliği üstün olan po-litikacılara gereksinme duyulur. Devlet adamı niteliği taşıyan politikacılara sahip olmayan ül-kelerin gelecekleri belirsizleşir.

Makro ekonomik politikaların temel beklentisi mikro karar birimlerini (tüketicileri, üreticileri)

istenilen yönde davranış değişikliğine yönelt-mektir. Fakat politik iktidarlarca belirlenen mak-ro ekonomi politikalarında ideolojik ve norma-tif tutumlarda devreye girer. Makro ekonomik politikaların ideolojik dozu arttıkça, ekonomi teorisi özellikle makro ekonomik bilgi girdisi ile ilişkileri azalır. Ekonomi politikasının bilimsel da-yanağı sığlaşır.

Makro ekonomi politikalarının, toplumun tümü-nün gereksinmeleri dikkate alınarak, toplum çı-karına düzenlenmesi gerekir. Ancak Türkiye’deki makro ekonomi politikaları uzun yıllardır ülke dışındaki güç odaklarının telkin ve etkileri ile belirlenmektedir. Bu durum, ekonominin aşırı dışa bağımlılığı kadar, politik iktidarların dışa bağımlılığını da akla getirmektedir. Temel soru şudur; bu politika düzenlemelerinden kimler kazançlı çıkacak, kimler bedeller ödeyecekler-dir. Genelde kazançlı çıkanlar politik iktidarın destekçisi olan gruplardır.

Postmodernizm ve küreselleşmenin ürettiği gir-diler ise, konjonktürel olarak, hem seçmenlerin hem de politikacıların yol haritalarını belirsizleş-tirmişe benzemektedir. Kafalar biraz karışmıştır. Ülke ve toplum çıkarları ile yabancı öğretiler bir-birine zıt sonuçlar oluşturmaktadır.

26 27

Page 15: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

kendi sınırları dışında olanlara düşmanlık duymaz; paylaşmayı bi-lir; hem birey olabilme hem de bireyler olarak bir araya gelip kendi kendini yönetebilme olanağına, gücüne, özgürlüğüne sahiptir. Yönetim, seçkin, soylu sayılan bir bölük insanın elinde değildir.

Topluluğun kendi varlığını korumaya çalışıp, sürdürme çabası, onu diğer topluluklara kapalı hale getirmez. Diğer topluluklara, uluslara kar-deşçe, dostça yaklaşır; onların varlığına saygı duyar; bu açıdan barışçıdır.

Bilgiye, teknolojiye dayanarak, sağlıklı, barışçı bir biçimde sorunların üstesinden gelebilecek gücü, iyi niyeti, geleceğe yönelik umuduyla va-rolmayı dener. Cumhuriyet yaşam biçimi içinde olanlar, bilgiden, deneyden, tartışmadan, eleş-

tiriden, yeniliklerden; yeniyi, bilinmeyeni araş-tırmaktan, sorgulamaktan, yeni bakışlarla yeni ürünler oluşturmaktan korkmaz. Adâlet duy-gusunun gelişmesine, adaletin uygulamasına yol açacak eylemlerin sorumluluğunu taşıyarak, cumhuriyetin gerçekleşmesine çalışır. Yoksulu, hastayı, azınlıkta olanı, çocuğu, kadını ezmez; şiddete karşıdır. Eleştiriye açık olduğu için yan-lışlardan öğrenmesini bilir; bireylerin özel ya-şamlarını gönüllerince yaşamasına yardım eder, katkıda bulunur. (Herkesin kendi iç dünyasına ayırdığı bir oda olmasına olanak sağlar.) Res publica, res privata’yı ezmez; çıkarları için kavga eden agonistik, kavgacı işleyişi, sağlıklı dengele-re oturtur; görünüşte eşitlikçi ama uygulamada belli ırkta, inançta, cinsiyette, yaşta olanlara ayrı-calık tanıyan uygulamalara izin vermez.

Cumhuriyet, söylediğimiz bu sözlerin “idealleştirme”ler olduğunu, gerçekleşmesi için daha fazla bilgi, daha fazla deneyin, daha fazla kuram, daha fazla tartışma gerektirdiğini bilir. Tartışmalara açık olur.

Prof DR.Ahmet İNAM0DTÜ Felsefe Bölümü

CUMHURİYETİN EĞİTİM FELSEFESİNE DOĞRU

Cumhuriyet, bir çıkıştır. Türkiye’de böyle yaşandı. Yeni bir hayata doğru çıkıştır. Atılımdır. Varolma çabasıdır. Yenilenen, yeniyi izleyen bir yaşam biçimidir.

Cumhuriyetin yeniden yorumlanması cumhuriyete uygundur. Cumhuriyeti ko-kuşan, kendi kendine yabancılaşan, anla-

mını yitirmiş bir hâle getirmeme, cumhuriyete sahip çıkma kaygımız, cumhuriyetin düşünce ve yüreğimizde yaktığı ateşin hâlâ yandığının bir belirtisidir.

Cumhuriyetin yeniden yorumlanarak diri tu-tulamadığı bir yaşama ortamında, eğitimin iyi-leştirileyemeyeceğini düşünüyorum. Tersi de doğru: kendi kendini eleştiremeyen; eskimiş, yıpranmış genlerinden kurtulamayan, kendini yenileyemeyen eğitimin cumhuriyet ruhuna uygun olamayacağı açıktır.

NEDİR CUMHURİYET?

Bizim yurdumuz için, tarihimizin bizi ulaştırdığı noktada, adına cumhuriyet dediğimiz “yönetim biçiminin”, daha farklı yorumlandığında, yaşam biçiminin anlamı nedir? Cumhuriyetin bir yaşam biçimi, bir tutum, bir tavır, bir gerçeklikle ilişkiye geçme yolu olduğunu vurgulamak istiyorum. Yazık ki, cumhuriyeti yaşayan insanlarımız ara-sında bu tavıra sahip olanlar, karşıt görüşlü ki-şilere oranla sayıca azalmaktadır. Cumhuriyetin başlangıçta taşıdığı çoşku, atılım gücü etkisini yitirmektedir.

Cumhuriyet, bir çıkıştır. Türkiye’de böyle yaşandı. Yeni bir hayata doğru çıkıştır. Atılımdır. Varolma çabasıdır. Yenilenen, yeniyi izleyen bir yaşam bi-çimidir.

Cumhuriyet belli kişilerin, belli bir sınıfın, sülale-nin, ırkın yönetimi değildir; cumhuriyet herke-si kucaklar. Bu herkes, birbirleriyle eşit haklara sahip olan, gelir dağılımından eşit paylar alan, doğrusu, emeğinin karşılığını alabilen, fırsat eşitliğine sahip, bağımsız, özgür insanların tü-münün oluşturduğu halktır. Bu halkın yaşama biçimini düzenleyecek kurum devlettir. Devlet, herkesi eşit olarak kucaklar; onların irâdesiyle kendi irâdesi arasında uçurum yoktur. Bireyler özgür, devlet özgürdür. Devlet bireyin tepesin-de, onu ezen bir konumda değildir. Halkın efen-disi değildir. Halk devlettir, devlet halktır.

Halk bilinçlidir; bilgedir; kendi kendini yönete-bilme gücüne, bilgisine, özgürlüğüne, özerkliği-ne sahiptir. Cumhuriyetimizin ilk dönemlerinde sık sık vurgulandığı gibi, cumhuriyette “istiklâl baş davamızdır.” Varlığımızın devamı bu özerk olma gücümüze bağlıdır. Halkın vatandaş ola-bildiği, kamu alanındaki (res publica!) kararlara özgürce, özerk bir kafa yapısıyla katılabildiği, özel yaşamın (res privata) baskı altına alınma-dığı bir yaşayıştır. Bu yaşam biçimi içinde, halk,

28 29

Page 16: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

doldurdu içimizi, ama gelecek beklentimizi yeterince ateşleyemiyor; umut, heyecan, aşk veremiyor güçlü biçimde. Planlar yapsak da, uygulama plana uygun yapılamıyor. Şimdisine, biraz da kurgulanmış geçmişine sıkı sıkıya sarılı bir cumhuriyetin kokuşma tehlikesi vardır. Kolay yakınan, çözüm yerine “biz adam olamayız” gö-rüşüyle beslenen cumhuriyet insanı, devir aldığı mirası nasıl geleceğe taşıyacaktır? Cumhuriyet gelecek demektir. Geçmiş ve şimdiyle birleşmiş. Geçmiş, gelecekten beklentilerimiz doğrultu-sunda incelenecek, yorumlanacaktır. Şimdi, ya-şadığımız dünyadaki koşullar, bilimin ve tekno-lojinin sağladığı olanaklarla değerlendirilecektir. Önümüzdeki yıllarda, geleceği yaşamayı öğre-nemezsek, cumhuriyeti kolayca yitirebiliriz.

GELECEĞE AÇILAN PENCEREDEN CUMHURİYET

Geleceğe açık kültürün yaşadığı cumhuriyetin temel özelliklerinden bazıları şunlar olabilir:

Kaba, genel, sığ görüşlere, niteliklere takılıp kal-mak yerine, inceliklere, ayrıntılara dikkat etmeli; ayrıntılara son derece duyarlı bir kültür olmalı-yız. “Yaşama virtüözlüğü”, “ince yaşama”, “nitelikli yaşama” ancak böyle kazanılabilir. Cumhuriyet çocukları ince yaşayan çocuklardır.

Özel yaşamı olan, özerk, özgür, özgün insanların cumhuriyetidir geleceğin cumhuriyeti. Yukarı-dan, ortak yaşamadan gelecek saygısız baskı-larla yok edilmiş özel yaşamların cumhuriyeti değildir.

Bu cumhuriyette bireylerin atılım güçleri, irade-leri güçlüdür; kendilerini hızla, istekle yenilerler; genç kalırlar, genç yaşarlar, genç ölürler (!), el-bette biyolojik anlamıyla değil; kafaca, duyguca,

mânevi alanda genç kalırlar. Geleceğe yönelik bu yaşam biçiminde yaşantılarından öğrenir-ler; öğrenmeyi öğrenirler; kolay uzlaşmalarla, ödünlerle dolu bir yaşam değildir onlarınki, ça-tışmadan korkmazlar. Agonistik, mücadeleci bir yaşamanın sağlıklı bir yaşam olduğunu bilirler. Değerleri takdir ederler; yetenekleri, güzellikle-ri, bilgiyi, buluşu, yaratıcılığı, çalışkanlığı takdir ederler; yetenekli insanların haklarını verirler.

BÜTÜN İNSAN OLARAK İNSANLARIN YAŞADIĞI CUMHURİYET

Son olarak, cumhuriyetin insanı bütün insan-dır. Bu insan, içinde bulunduğu kurumlarda, birbirleriyle ve kendileriyle olan ilişkilerinde şu on öğeyi birbirleriyle dengeli biçimde geliş-tirirler: 1. Bilgilerini, 2. Mantıklarını, 3. Ahlakla-rını, 4. Sorumluluklarını, 5. Estetik duyarlılıklarını, 6. Duygularını, 7. Müca-dele güçlerini, 8. Oyun duygularını, 9. Özgür-lüklerini, 10. Güven duy-gularını besleyerek, bir orkestranın elemanları gibi harmonize ederler.

Cumhuriyet bahçe-si, açan bu çiçeklerin renkleriyle bütünlüğe kavuşur; yarım, eksik, özürlü insanların değil; kendisinden gelişti-rilmesi beklenen, akıl, duygu, beden öğelerini sağlıklı biçimde kulla-narak, çevresiyle dina-

CUMHURİYETİN EĞİTİMİ : EĞİTİMİN CUMHURİYETİ

Eğitim neyi aktarır? Geçmiş deneyimleri, ya-şanmış, yaşanmakta olan deneyimlerin söze, anlatıma, davranışa, yaşam biçimine yansımış hallerini, ürünlerini; değerleri, dünya görüşlerini bilgiyi hünerleri… Elbette bu aktarımın temel çerçevesi olmalı: Cumhuriyet eğitimi, cumhuri-

yeti aktarabilmeli.

Cumhuriyeti aktarabile-cek bir eğitim, bir eği-tim cumhuriyeti olmalı: Eğitim, herkese, ilgisine, yeteneğine göre açık; kullandığı ölçütleri, de-ğerlendirmeleriyle gizli olmayan, düzeltilmeye hazır bir yapı içinde, hak yemeyen; kendi başına düşünüp, kendi başına elindeki bilgilerin, bel-gelerin, dayanakların ışığında, bağımsız karar verebilen insanlar yetiş-tirmeye yönelik; kendini yenileyebilen, öğren-

meye hevesli ve yatkın, öğrendikleriyle değişip, dönüşebilen, değiştirip, dönüştürebilen insan-ların yetişebildiği eğitim olmalı.

Peki ahlâkın yeri nerede? Ahlak eğitimi, yazık ki, son zamanlarda okutulan kitaplara baktığımız-da, yanlış anlaşılıyor. Ahlak adı altında ölçütler, yasaklar, yaptırımlarla dolu felsefe alanı yara-tılmak isteniyor. Oysa ahlak bir sorumluluktur, özgürlüktür; bir “duygu”dur, yüreğimizde; bir in-san bütünlüğüdür, oluşudur, karakteridir. Ahlak, yalnızca “sonuçların”, “kuralların”, “düşüncelerin” alanı değildir. İşte eğitimimizde unutulan, ye-

terince üzerinde durulmayan temeldeki sıkıntı bütünselliği içinde insan yetiştirmektir, bütün insan yetiştirmektir: Bilgisi, duyguları, aklı ile bü-tünleşmiş, umudu, beklentileri olan bir insan.

Eğitim cumhuriyeti, eğitimin umutla, coşkuyla, aşkla verildiği topraklarda olur. Tazelenen, ye-nilenen, sorgulayan insanların yaşadığı toprak-larda. Bu cumhuriyette, eğitim kurumlarının alt yapı (araç, gereç, laboratuvar, dersâne, öğret-men, mâlî sorunlar…) sorunları çözülmüştür. Orada yaşayan, duygu ve düşünce sağlığını ko-rumak için özgürce çabalar; bütün insan olma yolunda yürür.

Bu çabaların, cumhuriyetin eğitim felsefesini oluşturmada önemli yerleri vardır.

ZAMANI YAŞAYABİLEN CUMHURİYET

Eğitim içindeki genç insan, zamanı üç boyu-tuyla yaşayabilmelidir. Üç boyutuyla zaman (geçmiş, şimdi, gelecek), bizi geçmişe (gelenek ve göreneklere saygı), şimdiye (pratik yaşam sorunlarının çözülmesi) ve geleceğe (umut ve beklentilere) götürür.

Zaman, bu üç boyutu içinde öğrenebilenler için öğreticidir. Bizim ülkemizde zaman, çoğunlukla, “şimdide” yaşanır. Cumhuriyetin oluşumunda geçmiş bir çok yönüyle ihmâl edilmiş, gözler hep umuda, geleceğe yöneltilmiştir. Doğrusu, gelecek dediğimiz şey, ülkemizdeki yaşam bi-çimi içinde şimdiye dönüşmüştür. Sorunlar gü-nübirlik çözülmeye çalışılıyor. “Köşeyi dönme” ilkesi, “şimdi”nin geçmişe ve geleceğe egemen-liği demektir. Pragmacılık, yararcılık (utilitaria-nism) kültürümüzde egemen olan tutumlardır. Cumhuriyetimiz başlarda, geçmişi kimi yanla-rıyla oluşturmaya çalıştı; şimdinin heyecanıyla

30 31

Cumhuriyet yaşam biçimi içinde olanlar, bilgiden, deneyden, tartışmadan, eleştiriden, yeniliklerden; yeniyi, bilinmeyeni araştırmaktan, sorgulamaktan, yeni bakışlarla yeni ürünler oluşturmaktan korkmaz.

Cumhuriyet kendi eğitim

anlayışını, kendine özgün koşulları içinde

kurabilip, yeryüzündeki

diğer kültürlerle, geleceğin güzel, âdil dünyası için

sağlıklı, barışçı ilişkiler kurabilen,

inançların ve umutların

özgürce yaşandığı

toplulukların oluşmasına yol

açan bir yaşam ve yönetim biçimi

olarak ortaya çıkar.

30 31

Page 17: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

mik bir etkileşmeye girerler. Bilgileri onları köle kılmaz, mutsuz yapmaz. Sevgisiz, anlayışsız, kin ve nefret dolu insanlara dönüşmezler.

Cumhuriyet kendi eğitim anlayışını, kendine özgün koşulları içinde kurabilip, yeryüzündeki diğer kültürlerle, geleceğin güzel, âdil dünyası için sağlıklı, barışçı ilişkiler kurabilen, inançların

ve umutların özgürce yaşandığı toplulukların

oluşmasına yol açan bir yaşam ve yönetim biçi-

mi olarak ortaya çıkar.

Böyle bir cumhuriyetin oluşmasında, bu canlılı-

ğı sağlayabilen önemli bir gücün felsefe sevgisi

olduğu da unutulmamalıdır.

Bizim ülkemizde zaman, çoğunlukla, “şimdide” yaşanır. Cumhuriyetin oluşumunda geçmiş bir çok yönüyle ihmâl edilmiş, gözler hep umuda, geleceğe yöneltilmiştir. Doğrusu, gelecek dediğimiz şey, ülkemizdeki yaşam biçimi içinde şimdiye dönüşmüştür.

32

Page 18: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

gerektiği halen tartışılmaktadır. Elbette ki birçok somut çözüm önerisi, kadınların siyasi hayata gerçekten ve tam olarak dâhil edilmesi yönünde etkili olacak-tır. Özellikle kadın sivil toplum örgütlerinin bu yönde gerçek-leştirdikleri kampanyalarla ka-dınların siyasi hakları ve millet egemenliğinde söz sahibi olma-ları yönünde gösterdikleri has-sasiyetleri, ümit verici ve yapıcı niteliktedir.

Bu noktada var olan birçok çö-züm önerisini yinelemek yerine; Türk parlamento tarihinde, 2007 yılı genel seçimlerine kadar, en yüksek kadın milletvekili oranı-nın görüldüğü 5. Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne dönerek, demokrasinin öncüleri arasında sayabileceğimiz bir isim olan Satı Kadın’ın hikâyesine göz at-mak, çözüme yönelik politika üretmekte ve önerilen çözüm yollarını analiz etmekte faydalı ve yardımcı olacaktır.

Atatürk’ün isteği ile Ankara’nın ilk kadın milletvekili olarak 08.02.1935 yılında milletvekili seçilen Satı Kadın; 1890 yılında Kazan’da doğmuştur. Türk siya-setinde önemli bir isim olacağı-nın ilk sinyallerini, genç yaşta ba-basını kaybetmesinin ardından, hukuk ve çok daha önemlisi var olma mücadelesi ile vermiştir. Kadın olmanın, sorumluluk alma ve toplumda söz sahibi olmaya engel olmadığını, babasının ölümünün ardından miras kalan geniş toprak ve malvarlığına göz diken kişilere karşı boyun eğmeyerek göstermiştir.

Cesareti, kendine olan güveni ve görgüsü ile köyde saygın bir kişilik kazanmış; köyün muh-tarlık görevini üstlenerek aynı zamanda ilk kadın muhtar olma sıfatını da elde etmiştir.

Atatürk ile tanışması ise; Kazan Köyü muhta-rı olduğu dönemde, Atatürk’ün karayolu ile İstanbul’a giderken Kızılcahamam’da mola ver

mesi ile gerçekleşmiştir. Gazi Mustafa Kemal; kendisini görmek için toplanmış kalabalığın ür-kekliğine inat, elindeki ayranı sunmak için cesa-retle yaklaşan Satı Kadın’la yapmış olduğu kısa sohbetin ardından yaverlerine Satı Kadın’ın kün-yesini kaydetmelerini emretmiştir. Zira sohbet sırasında Satı Kadın, hali, tavrı ve vermiş olduğu cevaplarla medeni cesaretini ve zekasını ortaya koymuş, bu nitelikleri ile Atatürk’ün takdirini ka-zanmıştır.

Toplumlarda kadının konumu, demok-ratikleşme ve çağdaşlaşmanın önemli bir ölçütü olarak karşımıza çıkmaktadır.

Şüphesiz ki gerçek bir demokrasiden bahsede-bilmek için sosyal olduğu kadar siyasal alanda da bir kadın-erkek eşitliğinin var olması ge-reklidir. Siyasal alanda kadın-erkek eşitliğinin

temelini, anayasa ve kanunlarla düzenlenen seçme ve seçilme hakkının, cinsiyet ayrımı gö-zetilmeksizin herkese tanınması, oluştururken; bu hakların fiilen etkin bir şekilde kullanılmasını sağlamak ve teşvik etmenin zorunluluğu da göz ardı edilemez.

Ülkemiz siyasi hayatında kadının yeri incelendi-ğinde; son olarak 1934 yılında tanınan milletve-kili seçme ve seçilme hakkı ile; kadınların 74 yılı aşkın bir süredir bu alanda rol aldığını söylemek yanlış olmayacaktır. Ancak bu rolün etkinliğinin demokrasi adına ne denli yeterli olduğu tartış-maya açık bir husustur.

Günümüz Türkiye’sinde kadınların meclis ve ye-rel yönetimlerdeki görev oranı; maalesef olumlu bir tablo yaratmamak-tadır. Bununla birlikte, Türk aile yapısındaki erkek hâkimiyetinin henüz etkilerini yitir-mediği gözetildiğin-de; kadının “seçmen” olarak da millet ege-menliği ve ülke yö-netiminde her daim hür iradesi ile etken olduğunu söylemek mümkün olmamak-tadır. Demokrasinin ve “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir.” ilke-sinin gereği için, ülke-mizde neler yapılması

Meclise seçilen ilk köylü kadın olarak,

aynı dönemde seçilen kadın

milletvekillerinden ayrılan bir yöne

sahip olmuştur. Bu yönüyle özellikle

köylünün her türlü sorununa çözüm

getiren girişimlerde yer almış;

mecliste ziraat komisyonunda görev almıştır.

TARİHİMİZDE DEMOKRATİKLEŞME SÜRECİNDE TOPLUMUN GELENEKSEL YARGILARINI KIRAN DEMOKRASİ ÖNCÜSÜ: SATI KADIN

Av. Hayriye Anıl ŞANTürk Demokrasi VakfıYönetim Kurulu Üyesi

34 35

Page 19: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

Nitekim Atatürk Ankara’ya dönüşünde dönemin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’a “Milletvekili ol-mayı hak ediyor, bulup çağırın, namzet olsun” de-miş; Satı Kadın’ın milletvekilliği süreci böylelikle başlamıştır.

Satı Kadın, meclise seçilen ilk köylü kadın olarak, aynı dönemde seçilen kadın milletvekillerinden ayrılan bir yöne sahip olmuştur. Bu yönüyle özel-likle köylünün her türlü sorununa çözüm getiren girişimlerde yer almış; mecliste ziraat komisyo-nunda görev almıştır. Milletvekili olarak artık şe-hirliler gibi giyinmesi yönündeki tavsiyeleri ön-celeri reddetmiş; ancak üstlendiği görevi ile Türk kadınına örnek olma misyonunu da yüklendiğinin bilinciyle Meclisteki yemin törenine, çağdaş ve modern giysilerle çıkmıştır. Böylelikle Atatürk’ün “O ne yapacağını bilir, bırakın ne isterse öyle yapsın, hiçbir şeye zorlamayın” diyerek kendisi-ne gösterdiği güveni haklı çıkarmıştır. Ankara’ya geldikten sonra ihtiyaçlarını karşılaması amacıyla kendisine verilmek istenen parayı almamakta di-renmiş; gerekçe olarak para kazanmak için değil, milleti temsilen geldiği görev için orada bulun-duğunu, milletin parasını harcayamayacağını belirtmiştir. Ankara Halkevinde, milletvekilleri için düzenlenen bir temsile, bu nedenle kapıda bekleyen köylü halkın alınmamasına; ”Bunlar mil-letin vekilleri değil aslı diyerek” tepki göstermiş ve böylelikle üstlendiği görevin ne denli bilincinde olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.

Atatürk’ün eski bir Türk adı olması nedeniy-le isminin Hati olarak değiştirilmesini istedi-ği Satı Kadın (Çırpan) TBMM kayıtlarına da Hati ÇIRPAN olarak geçmiştir. Satı Kadın 1956 yılında Kazan’da hayatını kaybetmiştir.

Günümüzde sadece Meclis ile ilgili birkaç küçük etkinlikte akıl-lara gelen bu ismin şüphesiz ki Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ve demokratikleşme sürecinde yeri çok önemlidir. Toplumun kadına bakış açısının ve geleneksel yargıların kırılmasında, kadının “birey” olarak da önemli bir rolü olduğunu göstermesi açısından örnek alınacak bu hayat hikayesinin; kadının siyasette neden ve nasıl var olması ge-rektiğini göstermesi açısından da seçmen olma niteliğine haiz herkese ve özellikle kadınlarımıza anlatılması gereklidir. Tabiî ki de bu hayat hikaye-si sadece kadının siyasetteki yerini değil; milletin vekili olarak meclise çıkan ve/veya çıkacak olan kişilerin, üstlendikleri görevin bilincine varması açısından da bir demokrasi dersi niteliğindedir.

Ankara Halkevinde, milletvekilleri için

düzenlenen bir temsile, bu nedenle

kapıda bekleyen köylü halkın

alınmamasına; ”Bunlar milletin

vekilleri değil aslı diyerek”

tepki göstermiş ve böylelikle

üstlendiği görevin ne denli bilincinde

olduğunu bir kez daha ortaya

koymuştur.

36

Page 20: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

38 39

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANIMEHMET ALİ ŞAHİN

Page 21: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

leceği, ülke ve toplum yararına politikaların üre-tilmesine çok önemli katkılarda bulunabilecek yapılardır.

Demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan çok sesliliğin merkezi durumundaki sivil toplum ör-gütlerinin Meclisimizin çalışmalarına katkılarını çok önemsiyorum.

Sivil toplum örgütlerimizin yasama sürecine daha etkin katılımlarının toplumsal sorunları-mıza daha kalıcı çözümler üretmemize yardımcı olacağı kanaatindeyim.

Bu konuda mevcut uygulamanın daha da geliş-tirilmesinin gereğine inanıyorum.

Nitekim geçen yasama yılında Meclisimizde bulunan siyasi partilerimizin temsilcilerinin katı-lımıyla oluşturulan İçtüzük uzlaşma komisyonu-nun yaptığı çalışmada bu konuda daha ileri bir noktaya taşıyabilecek öneriler yer almaktadır.

Milletvekillerimizin ve kamuoyunun katkısına da sunulan bu içtüzük çalışmasının hayata geç-mesini diliyorum.

Ayrıca Meclisimiz zaman zaman sivil toplum örgütleriyle ortak etkinlikler düzenlemekte, mekânlarını da bu kuruluşlara açarak destek ol-maya gayret göstermektedir.

- Parlamentonun Türkiye’nin uluslararası ilişkilerinin geliştirilmesindeki rolü hakkın-da değerlendirmenizi alabilir miyiz?

- Dış politikasının temeline Aziz Atatürk’ün “yurtta sulh cihanda sulh” ilkesini koyan Türkiye, barışın ve istikrarın her zaman savunucusu ol-muş uluslararası alanda aktif diplomasi yürüten bir ülkedir.

Türkiye, her bakımdan risklerin yoğun olarak hissedildiği bir coğrafyanın merkezindedir. Kü-resel düzeyde etkisi fazlasıyla hissedilen çatış-ma noktalarının önemli bir kısmı, Ortadoğu ve Kafkaslar gibi ülkemizin yakın çevresinde yer almaktadır.

Ülkemizin çabaları çevremizdeki gerilim nok-talarının ortadan kaldırılması, sorunların barışçı yollardan çözümlenmesine yöneliktir.

Bölgesinde kalıcı barış ve istikrarın tesis edilme-si yönündeki çok yönlü diplomatik çabalarıyla ülkemizin uluslararası bir çekim merkezi haline geldiğini memnuniyetle görmekteyiz.

Meclisimiz, yürütmekte olduğu yasama ve denetim faaliyetlerinin yanı sıra parlamenter diplomasi çalışmalarıyla ülkemizin barışa dayalı dış politika hedeflerine ulaşmasına büyük katkı sağlamaktadır.

Son yıllarda Meclisimiz de 186 maddeden oluşan Anayasa’nın 83 maddesi değiştirilmiştir. Bu düzenlemelerin önemli bölümü özgürlükleri arttırıcı değişikliklerdir.

- Siyaset ve devlet yönetiminde üstlendi-ğiniz çeşitli görevlerin ardından Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne başkan seçilmenizi nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Siyaset bir gönül ve heyecan işi. İdeallerinizle siyasete giriyorsunuz ve ülkenize faydalı olma-ya çalışıyorsunuz. Millete hizmetin aracı olan

siyasetin her aşaması önemlidir.

Meclis Başkanlığı çok onurlu bir görev. İnsa-nı heyecanlandıran çok yüce bir makam.

Bildiğiniz gibi Kurtuluş Savaşımızın Önderi ve Cumhuriyetimizin ku-rucusu Gazi Mustafa Kemal’in oturduğu bir makam. Bu yüzden bü-yük bir onur duyuyo-rum bu göreve seçilmiş olmaktan. Diğer yan-

dan bu görevimi en iyi şekilde yapmaya, beni bu göreve seçenlerin desteğine layık olmaya çalışıyorum.

Meclis Başkanlığı’nın sorumluluğu çok ağır. Ta-rafsız bir anlayış içerisinde bütün partilere, siyasi düşüncelere eşit mesafede durmanızı gerekti-ren bir makam.

Milletvekillerimizin gösterdiği teveccüh sonu-cu seçilen bir Meclis Başkanı olarak tarafsız bir şekilde, görevimi en iyi şekilde yapma gayreti içerisindeyim.

Milli iradenin tecelli ettiği yer olan TBMM, tüm milletimizin sorunlarının çözüm zeminidir.

Kurulduğundan beri milletimizin kaderine yön veren kararlar alan Meclisimiz, bundan sonrada tüm sorunların çözümü için gayret gösterecek, milletimize layık olmaya, onların beklentilerini karşılama çalışacaktır.

Milletvekili arkadaşlarımın oylarıyla bu şerefli

göreve seçildim. Bu vesileyle hepsine şükranla-rımı bir kez daha sunuyorum.

- Meclis Başkanlığı görevinizle ilgili idealle-riniz, inandığınız prensip ve normlar hak-kında da düşüncelerinizi alabilir miyiz?

- Bağımsızlığımızın sembolü TBMM, demokrasi-mizin en önemli kurumudur, kalbidir. Halk ira-desinin temsil makamı olan bu yüce kurum ne kadar iyi işlerse, demokrasimiz o denli gelişir ve kökleşir.

İlk Başkanlığını Aziz Atatürk’ün yaptığı Meclisi-mizin itibarının ve saygınlığının daha da artırıl-ması en büyük hedefim olacak.

Şunu belirtmeliyim ki, 23. Dönem Meclisi’ndeki yüksek temsil oranı ülkemiz için, herkes ve her kesim için önemli bir şanstır.

Meclisimiz sahip olduğu yüzde 85’lik temsil gücüyle çeşitli siyasi partileri ve düşünceleri demokratik bir olgunluk içerisinde bir araya ge-tirmektedir.

23. Dönem Parlamentosu Türkiye için önemli işler yaptı, yapmaya da devam edecek.

Siyaset hayatım boyunca hep milletime hizmet etmeyi, siyasetin kalitesini, demokrasinin çıtası-nı yükseltmeyi, insan hak ve özgürlüklerini ge-liştirmeyi kendime amaç edindim.

Bu onurlu makamda da anayasamızda kendisi-ni bulan demokratik, laik, sosyal hukuk devleti anlayışı içerisinde bu amaçlar için çalışmaya de-vam edeceğim.

- Meclis çalışmalarına mahalli, ulusal ve uluslararası sivil toplum kuruluşlarının kat-kıları ve bu kuruluşlarla işbirliği konusunda-ki yaklaşımınızı öğrenebilir miyiz?

- Sivil toplum örgütlerini demokrasinin vazge-çilmez unsurlarından görüyorum. Sivil toplum örgütleri bir ülkede ne kadar çok ve etkiliyseler, demokrasi o kadar gelişmiş demektir.

Bu örgütler toplumun nabzının en iyi okunabi-4140

Page 22: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

TBMM’nin uluslararası ve bölgesel kuruluşlara üyeliği ve buralardaki etkinliği dış politikası-nın çok boyutlu niteli-ğini en iyi şekilde ortaya koymaktadır.

Şu anda Meclisimizin 99 ülkeyle karşılıklı oluşturduğu parlamentolar arası dostluk grupları ilişkilerin geliştirilmesine ciddi katkılarda bulunmaktadır.

Ayrıca başkanından milletvekillerine, komisyon-larına kadar Meclisimiz yürüttüğü diplomatik ilişkiler ve gerçekleştirdiği karşılıklı ziyaretlerle Türk Dış Politikası’nın temel amaçlarına ulaşıl-masına katkıda bulunmaktadır.

Halkları temsil eden parlamentolar arasındaki ilişkilerin ülkelerin daha fazla yakınlaşmasına, si-yasi, ekonomik, sosyal ve kültürel işbirliği içine girmelerine yardımcı olduğunu görüyoruz.

Zira bir ülkenin yönetimi sadece hükümetlere ait bir sorumluluk değildir. O ülkenin parlamen-tosunun da halkın temsil makamı olarak daha fazla sorumluluğu ve görevi olduğu kanaatin-deyiz.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin izlediği dış poli-tikanın temel amacı, komşu ülkeler başta olmak üzere barış ve refah içinde, istikrarlı, işbirliğine dayalı ve kalkınmayı sağlayacak bir bölgesel ve uluslararası ortamın oluşturulmasıdır.

- Türk Dili Konuşan Ülkelerin Parlamento Başkanları ile sürdürülmekte olan “Türk Dili Konuşan Ülkeler Parlamenter Asamblesi” çalışmaları hangi aşamada?

- Bilindiği gibi, kısa adı TÜRKPA olan Türk Dili Konuşan Ülkeler Parlamenter Asamblesi, TBMM’nin öncülüğünde 21-22 Kasım 2008 tari-hinde İstanbul’da imzalanan anlaşma ile hayata geçmişti.

Önceki Meclis Başkanımız Sayın Köksal Toptan başta olmak üzere bu asamblenin oluşturulma-

sına destek veren kardeş parlamento başkan-larının gayretleri sonucunda Türk Dünyası’nın geleceğine çok önemli yatırım yapılmıştır.

Türk Dili Konuşan Ülkeler Parlamenterler Asamblesi Eylül ayının sonunda Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de, bizim de katılımımızla 1. Ge-nel Kurulu’nu gerçekleştirdi.

Bu toplantıda Genel Sekreter seçimi yapıldı, bütçesi belirlendi ve diğer teknik işlemler ka-rara bağlandı. Genel Sekreter Yardımcılığına da Meclisimizden bir arkadaşımız seçildi. Böylece TÜRPA kurumsal yapısını oluşturarak resmen faaliyete başladı.

Kazak ve Kırgız kardeşlerimizin de katılımıyla gerçekleştirilen bu birlik, aynı tarihi, kültürü pay-laşan dost ve kardeş ülkelerin ortak geleceğine uzanan güçlü iradesini göstermektedir.

İnanıyorum ki; TÜRKPA daha da güçlenecek, halklarımızın temsilcileri olan parlamentoları-mızın attığı bu tarihi adımın önemi gelecekte daha iyi görülecektir.

Ortak bir geçmişe sahip olan ülkelerimizin ara-sında var olan ilişkileri daha da geliştirecek bu asamblenin yapacağı çalışmalarla hem bölge hem de dünya barışına katkıda bulacağına ina-nıyorum.

- TBMM’nin demokratikleşme ve insan hak-ları alanında yürüttüğü faaliyetleri değer-lendirir misiniz?

- Milli mücadelemizi yöneterek bağımsızlığa ka-vuşturan ardından Cumhuriyeti ilan eden Mec-lisimiz, daha demokratik bir yaşam için reform-lar yapmış ve ülkemizin geleceği için geçmişten beri çok önemli kararlar almıştır.

TBMM kurulduğu günden beri hep Türkiye’nin ileri gitmesi için adımlar atmıştır. Aslında Mec-lisimizin çıkartmış olduğu yasaların, yaptığı anayasa değişikliklerinin amacı Türkiye’de de-mokratik standartları yükseltmeye, temel hak ve özgürlüklerin daha genişlemesine yöneliktir.

Avrupa Birliği yolunda 10 ayrı paket halinde tam130 kanunda değişiklik yapılmıştır.

Milletimizin iradesini temsil eden Meclisimiz yaptığı bu çalışmalarla ülkemizin demokrasi ve insan hakları alanında önemli mesafeler alması-nı sağlamıştır.

Son yıllarda Meclisimiz de 186 maddeden olu-şan Anayasa’nın 83 maddesi değiştirilmiştir. Bu düzenlemelerin önemli bölümü özgürlükleri arttırıcı değişikliklerdir.

Avrupa Birliği yolunda 10 ayrı paket halinde tam 130 kanunda değişiklik yapılmıştır.

Ayrıca ekonomiden sağlığa, eğitimden kültüre kadar tüm alanlarda çok önemli yasal düzenle-meler hayata geçirilerek meclisimiz demokratik değişimin merkezi olmuştur.

Yapılan düzenlemeler Türkiye’nin kaderini de-ğiştirecek nitelikte önemli reformlardır ve tarihi bir anlam taşımaktadır.

Bu reformlar sayesinde Türkiye, bugün, AB müza-kerelerini yürüten, demokrasisi güçlü, özgürlük-leri artan saygın bir ülke konumuna gelmiştir.

Tüm bunlar, iyi işleyen, görevini iyi yapan bir Meclis ve siyasi iradenin kararlılığı sayesinde ol-muştur.

Yine insan hakları alanında da Meclisimizin yaptığı düzenlemeler sayesinde Türkiye çok

önemli mesafeler almış, bu konudaki şikâyetler azalmıştır.

Meclisimiz yaptığı yasal düzenlemelerin yanı sıra İnsan Hakları İnceleme Komisyonu’nun et-kin çabaları sayesinde bu tür ihlallerin azaltılma-sı için çaba göstermektedir.

Toplumsal vicdanı yaralayan insan hakları ihlal-leri konusunda son derece hassas olan komisyo-numuz, yerinde yaptığı incelemeler sonucunda raporlar hazırlamakta, eksikliklerin giderilmesi için çalışmaktadır.

İhtiyaç duyulan konularda alt komisyonlar da oluşturabilen, gerekli durumlarda yurtdışında da incelemelerde bulunan komisyonumuz, in-san haklarının korunmasının yanı sıra kapsamı-nın genişletilerek daha ileriye götürülmesi için adımlar atmaktadır.

Meclisimiz geçmişte olduğu gibi Türkiye’nin daha demokratikleşmesi, özgülüklerinin geniş-lemesi, insan hakları standartlarının yükselmesi için üzerine düşenleri bundan sonrada yapma-ya devam edecektir.

- Dünyada demokrasi anlayışının temeli olan Kaş Patara’da bulunan ilk parlamento binasının restorasyonu ve Başkanlığınızın bu konudaki çalışmaları hakkında bilgi verir misiniz?42 43

Page 23: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

- Antalya ilimizin Kaş ilçesine bağlı Patara’da bu-lunan dünyanın ilk demokratik parlamentosu olarak kabul edilen 2 bin 200 yıllık geçmişe sa-hip tarihi yapı bütün insanlık için çok önemlidir.

Yüce Meclisimiz de Kaş Patara’daki bu alanı 1 yıl önce Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan devraldı.

Meclis olarak Valilik, Kaymakamlık ve arkeolog-larla iş birliği yapılarak dünya demokrasisinin gelişimi bakımından çok özel bir yere sahip olan antik kent ve meclis binasının ortaya çıka-rılması için çalışıyoruz.

Bildiğiniz gibi 2010 yılı Yüce Meclisimizin açılı-şının 90. yıldönümüdür. Demokrasimizin kalbi olan TBMM’nin açılışının 90. yılını görkemli tö-renlerle kutlamak istiyoruz.

Meclisimizin açılışının 90’ıncı yılında Patara’da uluslararası bir etkinlik yapmayı planlıyoruz. Bel-ki dünya parlamentolarının başkanlarını buraya davet ederek, onlarla bu tarihi değeri paylaşa-biliriz.

Anadolu yüzyıllar boyunca farklı medeniyetlere ev sahipliği yapmıştır. Özellikle Akdeniz kıyısın-da çok sayıda medeniyet hayat bulmuştur. Bu zenginliği diğer ülkelerle, insanlıkla paylaşma-nın insanlığa karşı sorumluluğumuz olduğunu düşünüyoruz.

Patara’daki çalışmaların 2010 yılına kadar tamam-lanması için Meclis olarak bütün imkânlarımızı seferber ediyoruz. Dünya parlamento başkanla-rını gelecek yıl burada toplamaya çaba göstere-ceğiz. Bunu da başaracağımıza inanıyorum.

Böylesine kapsamlı uluslararası bir etkinliğin ül-kemizin ve Antalya’nın tanıtımına da çok önem-li katkılar sağlayacağı kanaatindeyim.

- Türk Demokrasi Vakfı olarak çıkardığımız dergimizin ilk sayısına verdiğiniz röportaj için teşekkür ediyoruz.

- Ülkemizde demokrasinin geliştirilmesi için kurulduğu günden beri çalışmalar yürüten De-mokrasi Vakfı’nın böyle bir dergi çıkarmasını memnuniyetle karşılıyorum.

Ülkemizin seçkin sivil toplum örgütlerinden biri olan Türk Demokrasi Vakfı’nın “Enstitü” ismini taşıyan bu yeni dergisinin hayırlı olmasını dili-yorum.

Derginizin ilk sayısının Cumhuriyetimizin kuru-luşunun 86. yılına denk gelmesini de çok an-lamlı buluyorum.

Bu vesileyle Cumhuriyetimizin 86. yılını kutlu-yor, yayın hayatınızda başarılar diliyorum.

44 45

Page 24: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

Türkiye’ye vizeyi kaldırmamış, bilakis daha da sıkı bir vize rejimine geçmek istemektedir. Azer-baycan ile Rusya Federasyonu arasında ise vize bulunmamaktadır. Gümrük Birliği, malların ve hizmetlerin serbestçe dolaşımı bulunmaktadır. Türkiye ile Azerbaycan arasında ilişkiler duygu-sal boyutta yürütülmeye çalışılırken Azerbaycan ile Almanya arasındaki siyasi, ekonomik ve kül-türel ilişkiler sağlam kurumsal temeller üzerin-den yürütülmektedir. Nitekim, 1995’de kurulan ve Hıristiyan Demokrat (CDU) kökenli eski Eko-nomi Bakanı Otto Hauser’in başkanlığını yürüt-tüğü Alman-Azerbaycan Forumu, Almanya’da Azerbaycan lehine oldukça başarılı lobi faali-yetlerinde bulunmaktadır. Alman-Azerbaycan Forumu’na Azerbaycan’da iş yapan Alman firma-ları ve Azerbaycan’ın Berlin Büyükelçisi üyedir. Azerbaycan’ın maddi katkısı vardır. Söz konusu Forum, 2008 yılında ‘Almanya-Azerbaycan Ener-ji Sempozyumu’ düzenlenmiştir. Şubat 2007’de İlham Aliyev’in Almanya ziyareti esnasında Ali-yev ile Merkel arasındaki görüşmelerin sıcaklığı iki ülke arasındaki ilişkilerin artmasında yeni bir dönüm noktası olmuştur. 2008 yılı Almanya’da ‘Azerbaycan Yılı’, 2009 yılı da Azerbaycan’da ‘Almanya Yılı’ olarak kutlanmıştır. Almanya’nın on önemli kentinde sergiler, tiyatro ve sinema gösterileri, konserler, edebiyat geceleri düzen-lenerek Azerbaycan’ın tanıtımı yapılmıştır (Bkz: www.kulturjahr-aserbaidschan.de).

Türkiye ile Azerbaycan arasındaki dış ticaret hacmi 2 Milyar Doları aşmış durumdadır. Türk işadamlarının Azerbaycan’daki yatırımları 3 Mil-yar Doları petrol dışı sektörler olmak üzere top-lam 6 Milyar Dolardır. Türkiye’den Azerbaycan’a yılda 12 bin TIR mal gitmektedir. Ancak, 8 mil-yon nüfuslu Azerbaycan’ın petrol ve doğal gaz gelirleriyle zenginleştiğini ve Türkiye’nin sınır komşusu olduğunu da göz önüne aldığımızda iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin sanıldı-ğının aksine çok da parlak olmadığını görme-miz gerekiyor. Ayrıca, iki ülke arasında yakın bir mesafe olmasına rağmen hava ulaşımı oldukça pahallıdır.

Türkiye ile Azerbaycan arasında ortak bir Ermenistan politikası oluşturulamamıştır. Ermenistan’ın Azerbaycan’ın yaklaşık yüzde yir-misini işgal etmiş olması, Türkiye-Ermenistan sı-nırlarının kapalı olması, Ermenistan’ın Türkiye’yi soykırımla suçlaması ve toprak bütünlüğünü tanımaması, Türkiye’nin Ermeni kökenli terör

eylemlerine maruz kalması, her yıl yeni bir ülke parlamentosunun Ermeni soykırım iddiaları le-hine karar alması ve Ermeni diyasporasının iki ülke aleyhine dünyadaki faaliyetleri bile Türkiye ile Azerbaycan’ın ortak Ermenistan ve Ermeni politikası oluşturmasına yetmemiştir. Ortak bir fon kurulmamıştır. Ortak bir strateji merkezi oluşturulamamıştır. Ortak konferans veya top-lantılar yapılmamış, ortak çalışmalar teşvik edil-memiştir.

Ermenistan ve Ermeni konuları dışında da Tür-kiye ile Azerbaycan arasında ortak bir gelece-ğin inşası için ortak bir düşünce merkezine de (think-tank) gereksinim vardır. Dünyada, ortak çıkarları bulunan ülkeler arasında ortak düşün-ce merkezleri kurulmuştur. Örneğin, Almanya-ABD, Almanya-Türkiye, Almanya-Avusturya, Rusya Federasyonu-Türkiye, Polonya-Ukrayna arasında ortak araştırma merkezleri bulunmak-tadır.

Türk sivil toplum kuruluşlarının Azerbaycan’daki çalışmaları Ankara tarafından desteklenmemiş-tir. Türk sivil toplum kuruluşları veya Türk siya-si partileri Washington DC’de veya Brüksel’de ofis açmayı Bakü’ye yeğlemektedir. Türkiye’nin Azerbaycan’a önemsemez bakışı, Azerbaycan’ın da Türkiye’ye önemsemez bakışı ile paraleldir. Nitekim, Azerbaycan’ın en önemli vakfı olan Haydar Aliyev Vakfı’nın (Haydar Aliyev Fondu: www.heydar-aliyev-foundation.org) İlham Aliyev’in Moskova’da yaşayan büyük kızı Leyla Aliyeva’nın başkanlığında Moskova’da etkin bir şubesi bulunurken, aynı vakıf Ankara’da ofis aç-mayı düşünce aşamasının ötesine taşımamıştır. Azerbaycan’ın yeni kurduğu ve genç diplomat-larının yetiştiği Bakü’de bulunan Dışişleri Akade-misinde ABD’den İsrail’e kadar çeşitli ülkelerden saygın akademisyenler ders verirken Türk aka-demisyenlerden faydalanılmamaktadır.

Türk aydını ve siyasetçisinin de Azerbaycan’ı biraz daha fazla tanımasının ve önemsemesi-nin zamanı gelmiştir. Azerbaycanlıların Türkiye Türkçesi (İstanbul Türkçesi) konuşmasını doğal karşılıyoruz ama Türklerden Azerbaycan Türkçe-sini öğrenmek konusunda aynı gayreti görmek maalesef mümkün olmamaktadır. Azerbaycan-lılar turistik amaçla Türkiye’ye gelirken, turistik amaçla Azerbaycan’ı ziyaret eden Türk sayısı son derece azdır. Türkiye’den Azerbaycan’a ziya-retler siyasi, bürokratik veya iş amaçlı gerçekleş-

Türkiye-Ermenistan sınır kapılarının açıl-ma olasılığı nedeniyle iki ülke arasında kriz bir türlü atlatılamıyor. Saman alevi

bir yanıp bir sönüyor. Hem Türkiye ve hem de Azerbaycan tarafı ‘Tek Millet, İki Devlet’ anlayı-şının benimsendiğini, ancak iki ülke arasında ortak bir geleceğin inşa edilebilmesi için söz konusu sloganın altının gerçekçi bir biçimde doldurulması gerektiğini ifade etmektedirler. Ancak, artık iki ülke arasında ortak bir geleceğin inşası için ‘Ne Yapmalı?’ sorusunun altı doldurul-malıdır. Dostluk ve kardeşlikten stratejik ortak-lığa nasıl geçileceğinin yol haritasının çizilme zamanı gelmiştir.

Türkiye ile Azerbaycan arasında din, dil ve et-nik bağlar bulunuyor. Ama, Azerbaycan’ın Orta Asya ülkeleri ile de söz konusu bağları vardır. Üstelik, Azerbaycan, Orta Asya’daki Türk kökenli halklarla yaklaşık iki yüz yıldır (Çarlık Rusyası ve Sovyetler Birliği) aynı devletin çatısı altında aynı kültürel, siyasi ve ekonomik alan içerisinde yaşa-mıştır. Buna rağmen, Azerbaycan halkının Orta Asya’daki Türk kökenli halklara Türkiye sevgisi kadar köklü bir sempatisi bulunmuyor. O zaman, Türkiye’deki Azerbaycan ve Azerbaycan’daki Türkiye sevgisinin derin köklerinin nedenleri nedir?

19. ve 20. yüzyıllarda iki ülke arasında aydın hareketinin olması, aydınlanma fikirlerinin etki-leşimi, iki ülkenin 20. yüzyılın başında stratejik ortaklığa yönelimi ve 1918’de Osmanlı Devleti ordusunun Azerbaycan’ı ve Bakü’yü kurtarma-sı, 1921’de Azerbaycan’ın Türk Kurtuluş Sava-

şına maddi katkıları ve gönüllü birliklerin katı-lımı, gerek Çarlık Rusyası ve gerekse Sovyetler Birliği devrinde Azerbaycanlı muhalifler için Anadolu’nun sığınacak bir vatan olabilmesi, 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası Türkiye’nin Azerbaycan’a hızla ve karşılıksız ola-rak siyasi, ekonomik, askeri ve kültürel destek vermesi gibi etkenler iki ülke arasında derin bir sevginin oluşmasına yardımcı olmuştur. Ancak, iki ülke arasında tarihi kökleri bulunan derin sevginin üzerine 21. yüzyılda ortak bir stratejik gelecek inşa edilememiştir. İki ülke de birbir-lerini ‘çantada keklik’ görerek ortak bir gelecek için bir çaba gereksinimi duymamışlardır. Cum-hurbaşkanı, Başbakan ve Bakan seviyesinde üst düzey siyasi görüşmelerin ‘Tek Millet, İki Devlet’ sloganı çerçevesinde olumlu geçmesini ve işa-damlarının faaliyetlerini yeterli görmüşlerdir.

Türkiye ile Azerbaycan arasındaki derin sevgi-ye rağmen, iki ülke arasındaki ilişkiler neden Türkiye-Gürcistan, Azerbaycan-Rusya Federas-yonu ve hatta Azerbaycan-Almanya ilişkileri seviyesine bile gelemiyor? Veya söz konusu seviyelere nasıl gelinebilir? Asıl sorun budur. Türkiye ile Gürcistan arasında üç aya kadar vi-zesiz geçiş uygulanmaktadır. 2010’dan itibaren sadece kimlik ile geçiş uygulamasına geçilmek için çalışmalar başlatılmıştır. İki ülke arasındaki vizesiz geçiş insan trafiğini ve sınır ticaretini pat-latmıştır. Türkiye, Bosna-Hersek’den sonra tarım-sal ürünleri de kapsayacak şekilde en kapsamlı Serbest Ticaret Anlaşması’nı Gürcistan ile imza-lamıştır. Türkiye, tek yanlı olarak Azerbaycan’a vizeyi kaldırmış olmasına rağmen Azerbaycan

Türkiye-Azerbaycan İlişkileri:Slogan Kardeşliğinden, Stratejik Ortaklığa

Hasan KanbolatORSAM Başkanı

46 47

Page 25: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

mektedir.

Dileriz ki artık her yıl yeni bir tuğla daha konu-larak Türkiye ile Azerbaycan arasında dostluk, barış ve refahın arttırılması temellerinde, sade-ce askeri ve sivil bürokratları ve siyasetçileri de-ğil halkları da kavrayarak ortak bir gelecek inşa edilsin.

Spot:

Türkiye ile Azerbaycan arasındaki dış ticaret hacmi 2 Milyar Doları aşmış durumdadır. Türk işadamlarının Azerbaycan’daki yatırımları 3 Mil-yar Doları petrol dışı sektörler olmak üzere top-lam 6 Milyar Dolardır. Türkiye’den Azerbaycan’a yılda 12 bin TIR mal gitmektedir. Ancak, 8 mil-yon nüfuslu Azerbaycan’ın petrol ve doğal gaz gelirleriyle zenginleştiğini ve Türkiye’nin sınır komşusu olduğunu da göz önüne aldığımızda iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin sanıldığı-nın aksine çok da parlak olmadığını görmemiz gerekiyor.

Türk sivil toplum kuruluşlarının Azerbaycan’daki çalışmaları Ankara tarafından desteklenmemiş-tir. Türk sivil toplum kuruluşları veya Türk siyasi partileri Washington DC’de veya Brüksel’de ofis açmayı Bakü’ye yeğlemektedir.

Page 26: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

Dünya’nın kutsal kabul ettiği kent: HATAY

50 51

Page 27: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

52 53

HATAY VALİSİ

Sn. MEHMET CELALETTİN LEKESİZ

Hatay bugün,

• 1.413.287(2008-TÜİK)nüfusuile13.sırada;

• ilinnüfusyoğunluğubakımından,km2başı-na 242 kişi düşmesi ile 4. sırada, (TÜİK- 2008),

• Kamuyatırımlarındanenfazlapayalanilsıra-lamasında 13. sırada. (DPT-2008)

• Kobi yatırım teşvik belgesinde 16. Sırada,(2008)

• DışTicarethacmi, ihracat, ithalat, kişi başınaihracat ve ithalatta ilk 10. sırada yer almaktadır.

İlimizin ekonomik ha-yatında lokomotif sek-törler; sanayi, tarım, turizm, ticaret ve nak-liyeciliktir. İlin dış tica-rete açık bir il olması, ticaret ve bilhassa nak-liyeciliğin gelişmesine yol açmıştır. Bu sektör-leri deri, ağaç işleme ve zirai alet imalatı izlemektedir. İlimizin ekonomisi içerisinde tarım sektörü önemli bir paya sahip olup, aktif nüfusun % 61,6’sı tarım, hayvancılık, or-mancılık ve balıkçılıkla uğraşmaktadır. (2001- TUİK) Ancak bu veri-ler yoğun bir şekilde sanayi ve dolayısıyla demir-çelik sektörü le-hine değişmektedir.

İlin 540 bin hektar ara-zisinin, 270 bin hek-

tarında tarım yapılabilmektedir. Ekimi yapılan tarımsal ürünlerden maydanoz, göbekli marul, erik ve Trabzon hurmasında Türkiye üretiminde 1. sırada yer alırken, patlıcanda 2. , turunçgiller-de 3. , zeytinde 4. , pamukta 5., domateste 8. ve buğdayda 10. ‘dur. (TUİK 2008) Seracılık ve sa-nayiye yönelik tarımsal üretime geçiş hızlandı-rılabilirse, halen 1 milyar 805 milyonluk tarımsal gelir, kısa vadede üçe dörde katlanabilecektir.

İlin lokomotif sektörlerinden sanayi sektörü, 1975’li yıllara kadar tarım ve tarıma dayalı sana-yi dallarında bir gelişim göstermiştir. Özellikle Amik Ovasının en önemli tarımsal ürünü olan pamuğu işlemek üzere birçok çırçır ve prese fabrikası kurulmuştur. İskenderun Demir Çelik Fabrikasının 1975 yılından itibaren kademe-li olarak üretime geçmesinden sonra yörede demir-çelik sanayi önem kazanmaya başlamış-tır. İskenderun ve Payas civarlarında yoğunlaşan fabrikalarda özellikle son yıllarda yassı demir-çelik üretimi ve liman işletmeciliği için oldukça büyük yatırımlar yapılmaktadır.

Bugün Antakya, Kırıkhan ve Reyhanlı ilçeleri ile birlikte Amik Ovası’nda pamuk ve buğday; An-takya ve Altınözü’nde zeytin, Samandağ’ında yaş sebze meyve ve seracılık gelişmiş olup, sanayide buna bağlı olarak pamuk çırçır-prese fabrikaları, iplik fabrikaları, zeytinyağı fabrikaları, un fabrika-ları, gıdaya dönük yatırımlar, tarım alet ve ma-kineleri imalatı yapılmaktadır. Bunlara ek olarak da Antakya’da ayakkabı ve mobilya imalatı öne çıkmaktadır. İskenderun, İskenderun Demir Çe-lik fabrikasına paralel bir gelişme göstermiştir. Ayrıca filtre fabrikaları da önemli bir yer tutmak-tadır. Çimento ve gübre fabrikaları çeşitli had-dehaneler, çelik boru fabrikaları İskenderun’daki sanayinin temelini oluşturmaktadır.

İskenderun ve Payas civarlarında yoğunlaşan fabrikalarda özellikle son yıllarda yassı demir-çelik üretimi ön plana çıkmaktadır. Halen yak-laşık 11 milyon ton çelik üretim kapasitesi bu-lunan ilimizde, 2008 yılı sonu itibariyle yaklaşık 6.432.432 TON çelik üretim gerçekleştirilmiştir. (MMM ATAKAŞ ile TOSÇELİK firmalarının üreti-me yeni başlamış olmaları nedeniyle toplam 3,5 milyon ton kapasite artışı bulunmaktadır.)

İstanbul’dan sonra en fazla tır filosuna sahip ikinci il olması, İskenderun Limanı’na ek olarak 20 adet iskelesinin bulunması ve iki adet sınır kapısıyla ilimiz, iç ve dış ticarette dinamik bir yapıya sahiptir. Özellikle ülkemizin Ortadoğu’ya açılan kapısıdır. 2008 yılı sonu itibariyle, Hatay’da 667 ihracatçı firma 1 milyar 748 milyon dolar tu-tarında ihracat gerçekleştirerek Türkiye’de 9. il olmuştur. İlimiz ihracatı, bir önceki yıla kıyasla % 47 oranında artış göstermiştir.

- Çok kültürlü yapısı ile farklı din inançları ve etnik kimlikleri bir arada barındıran Hatay İli dünya milletlerinin ilgisini çekmektedir. İlimizin sosyo-kültürel bu yapısı ile ekonomik gelişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

- DPT nin hazırladığı 2003 yılı Sosyo-Ekonomik Gelişmişlik Raporuna göre Hatay ili 29. sıradadır. Ancak DPT ta-rafından belirlenen bu sıralamanın güncel durumu henüz yeniden be-lirlenmemiştir. Bu çalışma güncellen-diği takdirde görülecektir ki, Hatay ilimiz bu süre içerisinde geliştirdiği performansı ile bir çok açıdan, özel-likle yaş meyve ve sebze ihracatı, demirçelik sektöründeki atılımları, ilk 500 büyük sanayi kuruluşu arasına gi-

ren 15 kuruluşu ile bu sıralamanın çok üstüne çıktığı açıkça anlaşılmaktadır. Çünkü Dış ticaret hacmi ve yassı çelik gibi bazı kriterler dikkate alındığında Hatay hali hazırda ilk 10 içerisinde yer almaktadır.

Hatay, çok sayıda medeniyete be-şiklik yapmış bir ildir. 3 semavi dinin mensuplarının yer aldığı hoşgörü merkezi bir il olup, aynı zamanda sa-nayi ve ticaret, tarım ve inanç turizmi ile güçlü bir ilimizdir. Dünyanın ikinci büyük mozaik müzesi Antakya’dadır. Çok kültürlü yapısını ve inanç mo-zaiği olma özelliğini tarih boyunca muhafaza eden, toplumsal ve dinsel hoşgörünün merkezi olan ilimiz, bü-yük bir turizm potansiyeline sahiptir.

Göreve gelir gelmez ilk yaptığım çalışmalardan birisi il bazında “Hatay İl Stratejik Planı” çalışmasını başlatmak olmuştur. Bu plan ile öncelikle herkesin paylaştığı bir vizyon belirliyoruz. İl’deki her kesim, her düzey ve her sektörün paylaştığı, tüm kesimlerin görüş, ihtiyaç ve beklentilerini içeren bu vizyon ile birlikte, her sektörün güçlü ve zayıf yönleri ile fırsat ve tehditleri tanımlanmaktadır.

Page 28: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

54 55

İlimizde ilçeler bazında bakıldığında,

Antakya’da İnanç Turizmi, Çeşitli tarım ürünle-rinin ihracatı, Ayakkabıcılık ve Mobilyacılık,

İskenderun, Dörtyol ilçelerinde Sanayi ve Tica-ret, Enerji, Liman İşletmeciliği

İlin çeşitli kesimlerine yayılmış şekilde Nak-liyatçılık

Bir çok ilçede Tarım, bazı ilçelerde Hayvancılık,

Sınır ilçelerinde Sınır Ticareti öne çıkmaktadır.

Daha fazla geliştirilmeye ihtiyaç duyulan sahil şeridimiz bulunmaktadır.

Ayrıca İlimiz, Cilvegözü ve Yayladağı Sınır kapıla-rı vasıtasıyla Anadolu’yu Ortadoğu’ya bağlayan bir kavşak noktası olarak; hem ihracat ve itha-latta, hem de uluslararası nakliye sektöründe oldukça gelişmiştir. Dış Ticaret Müsteşarlığının verilerine göre; 1,74 milyar doları ihracat ve 3.34 milyar doları ithalat olmak üzere toplam 5.09 milyar dolarlık dış ticaret hacmine sahiptir. İlimiz 2008 yılı rakamlarına göre;

• 5.09milyardolarlıkdışticarethacmiile7.sı-rada

• 384dolarlıkkişibaşınaithalatile25.sırada,

• 435dolarlıkkişibaşınaihracatile29.Sıradadır.

İlimizin Türkiye’nin dış ticaret hacmine katkısı %1,78’dir.

1. Yeni kamu yöne-tim anlayışında et-kinlik ve verimlilik esas alınmış, idare-lerde de bürokrasi adına değişime sebep olmuştur. İlde Devletin en üst temsilcisi olmanız nedeniyle gelişen süreç de tespitleri-niz oldu mu?

Bütün dünyada geçtiğimiz yüzyılın sonlarından itiba-

ren başlayıp, 21. Yüzyılın ilk çeyreğinde gittikçe önem kazanan bir değişim ve dönüşüm süre-ci yaşanmaktadır. Bu süreç tabii olarak kamu yönetimi alanında da kendini göstermektedir. Kamunun rolünün yeniden tanımlanması ihti-yacını doğuran bu oluşum, kamu yönetiminde şeffaflık, katılımcılık, sorumluluk ve hesap vere-bilirlik ilkelerinin hayata geçirilmesini ön gören demokratikleşme sürecini de beraberinde ge-tirmiştir. Yönetimde etkinlik ve verimliliği temel alan bu yeni anlayış mevcut ve olası sorunları tespit etme, önlem alma ve süratle müdahale gibi stratejik yaklaşımlara da temel dinamikle-rinde yer vermektedir.

Mevcut sürecin beraberinde getirdiği bu deği-şim, kamu yönetiminde stratejik planlama, top-lam kalite yönetimi, mali kontrol ve performans denetimini zorunlu kılan AB Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Türkiye Ulusal Programı, Uzun Vadeli Strateji ve VIII. Beş Yıllık Kalkınma Planı (2001-2005) ve IX. Kalkınma Planı (2007-2013) ile de hız kazanmıştır. Ayrıca 31 Temmuz 2009 tarih ve 27305 sayılı Resmi Gazete’de ya-yımlanan “Kamu Hizmetlerinin Sunumunda Uyulacak Usul ve Esaslara İlişkin Yönetmelik” hükümleri ülkemizde bürokrasinin azaltılması, vatandaş memnuniyeti, kamu hizmet sunumu-nun standartlaştırılması, şeffaflık ve hesap veri-lebilirliği sağlayacak son derece önemli düzen-lemeleri içermektedir.

Kamu yönetiminde yeniden yapılanma, Mahallî idarelere daha çok sorumluluk verirken aşırı bürokratik yapılarının kaldırılması, etkin çalışan esnek ve daha küçük birimlerin oluşturulması, çalışma yöntem ve süreçlerinin sorgulanmasını da zorunlu kılmaktadır. Yönetim anlayışındaki bu değişimlerle birlikte geleceği öngören stra-tejik yönetim anlayışı en ön plana çıkan husus olmuştur. Stratejik planlama ve denetimi kap-sayan stratejik yönetim bulunulan noktadan, olmak istenilen yer ve buna ulaşmak amacıyla uzun vadeli ve geleceğe dönük bir bakış açısıy-la planlanan yolun ve aynı zamanda bunun için geliştirilen yöntemlerin bir resmidir. Bu resim içerisinde toplumun her kesiminin doğrudan katılımının bulunması yönetim anlayışındaki değişim sürecinin zorunlu kıldığı ilkelerdendir.

Halen 2009 yılı itibariyle, Hatay’da uluslararası yük taşımacılığı yapan firma sayısı 164 adettir. Hatay, uluslararası nakliye sektöründe Türkiye genelinde oldukça önemli bir yere sahip olup, Türkiye’deki uluslararası yük taşımacılığı yapan firmaların yaklaşık % 11’i Hatay’da bulunmak-tadır. İthalat rakamlarına bakıldığında ise 2008 yılı sonu itibariyle, Hatay’dan 281 firma, 3 mil-yar 343 milyon dolar tutarında ithalat yaparak, Türkiye’de 6. sırada yer almıştır. İthalat tutarı ba-kımından bir önceki yıla kıyasla % 35 oranında artış görülmektedir.

Hatay, günümüzde toplumsal ve dinsel hoş-görünün merkezi ve Akdeniz kültürünün en özgün kentlerden biri olarak tanınmaktadır. Çok kültürlü yapısını tarih boyunca korumuş olan Hatay, turizm açısından oldukça zengin bir ya-pıya sahiptir. İnanç turizminin önem kazandı-ğı Hatay; Tunus’taki Bardo Müzesi’nden sonra dünyanın ikinci büyük mozaik koleksiyonunun bulunduğu Antakya Arkeoloji Müzesi’ne, 14 km. uzunluğuyla dünyanın ikinci uzun sahili olan Samandağ Sahiline, Hıristiyanlığın ilk dö-nemlerinde kilise olarak kullanılan St. Pierre Anıt

Kilisesi’ne, Anadolu’nun ilk camisi olan Habib Neccar Camii’ne ev sahipliği yapmaktadır.

Göreve gelir gelmez ilk yaptığım çalışmalardan birisi il bazında “Hatay İl Stratejik Planı” çalışma-sını başlatmak olmuştur. Bu plan ile öncelikle herkesin paylaştığı bir vizyon belirliyoruz. İl’deki her kesim, her düzey ve her sektörün paylaştığı, tüm kesimlerin görüş, ihtiyaç ve beklentilerini içeren bu vizyon ile birlikte, her sektörün güçlü ve zayıf yönleri ile fırsat ve tehditleri tanımlan-maktadır. Stratejik Plan çalışması halen devam etmektedir.

Şu an ortaya çıkan sonuca göre ilimizin en güç-lü üç alanı Tarım, Sanayi, Kültür ve Turizm’dir. Alt sektörler olarak yaş meyve ve sebze (Narenciye, Zeytin, Havuç, Maydanoz) Buğday, Pamuk, taşı-macılık, demir-çelik ve enerji alanları ve ürünleri güçlüdür. Gelecekte demir-çelik ve enerji sektö-rünün daha güçlü olacağı tahmin edilmektedir. Türkiye yaş meyve sebze ihracatının ¼ ini ger-çekleştiren İlimiz, demir-çelik sektöründeki üre-tim, özellikle yassı çelik üretimi ve ihracatında atılımlar yapacaktır.

2009 yılında İSDEMİR (3,5 Milyon ton), TOSÇELİK (1 Milyon ton) ve MMM ATAKAŞ (2,5 Milyon ton) firmalarınca yassı çelik üretimine geçmek üzere yapılan yatırımlar neticesinde toplam 7 MİLYON TON yassı çelik üretim kapasitesine ulaşılmıştır. Önümüzdeki süreçte halen ithal edilen yassı çeliğin % 87,5’i İlimizde üretilecek ve ithala-ta harcanan yaklaşık 6 milyar doların, 5 milyar dolar kadarı yurt içinde kalacaktır. Ayrıca yassı çelik üretimi neticesinde yassı çeliğe dayalı yan sektörlerin de ilimizde gelişmesi ve artı değer oluşturması beklenmektedir.

İlimizde alternatif enerji üretimine ağırlık veril-mekte, rüzgar ve güneş enerjisine yönelik yeni yatırımlar gerçekleştirilmektedir. Özel sektörce projelendirilen termik santrallerin, elektrik üre-timine başlaması ve son dönemde devletimizin Rusya, Azerbaycan, İran, Avrupa ve diğer ülke-lerle yaptığı petrol, doğalgaz boru hatlarını da kapsayan enerji anlaşmaları önemli ölçüde böl-gemize odaklanmakta olduğu için, enerji sek-törünün Hatay için cazip ve güçlü bir konuma gelmesi beklenmektedir.

Kamu yönetiminde yeniden yapılanma, Mahallî idarelere daha çok sorumluluk verirken aşırı bürokratik yapılarının kaldırılması, etkin çalışan esnek ve daha küçük birimlerin oluşturulması, çalışma yöntem ve süreçlerinin sorgulanmasını da zorunlu kılmaktadır.

Page 29: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

daha fazla proje üretilmesi amaç-lanmış, ildeki ön-celikli alanlarımız başta olmak üzere AB projeleri de dahil olmak üze-re tüm ilde proje yazma seferberliği başlatılacaktır.

3. Farklı illerde görev yaptınız. Görev yaptığınız illeri karşılaştır-dığınızda illerin ortak fakat yerel sorunları neler-dir? Bu sorunların çözümü için sizce neler yapılmalı?

Genel olarak, gö-rev yaptığım illerde karşılaştığım yerel sorunlar; ilin sahip olduğu potansiye-lin harekete geçi-rilememesi, dışsal kalkınma modelin-

den içsel kalkınma modeline geçilmesi gerekti-ğinin farkına varılmaması, yerel sahiplenmenin yeterince gelişmemiş olması ve yeterli kalifiye insan kaynaklarına sahip olunamamasıdır.

Çözüm için iyi yönetişimin gerektirdiği şeffaflık, açıklık, hesap verebilirlik, katılımcılık, etkinlik, hukuka bağlılık ve toplumsal sorumluluk öğe-leri hakim kılınarak, yeni bir yurttaşlık bilincinin geliştirilmesi gerekmektedir. Bu yurttaşlık bilin-ci kendi sorunlarına sahip çıkan, yüksek stan-dartlar talep eden ama bu standartların oluşu-munda ve hayata geçirilmesinde aktif rol alan, bunun için kendi içinden çözümler çıkaran ve yapılanmalar oluşturan yeni bir kimliği simge-lemektedir.

Kamu yönetimi düzeyinde iyi yönetişim, devlet organlarının ve kamu hizmeti veren kuruluşla-rın şeffaflığıyla başlar, hesap verebilirliğinden

geçer ve verimlilikle sonuçlanır. Bugün toplum olarak acısını yaşadığımız hemen bütün sorun-ların, yolsuzlukların, verimsizliklerin, savurgan-lıkların panzehiri iyi yönetişim ilkelerini yalnızca sözde değil, özde de benimsemek ve yaşama geçirmektir. Sivil Toplum Kuruluşları böyle bir süreçte çok önemli bir rol üstlenebilirler. Dev-let, her biri alanında uzmanlaşmış sivil toplum kuruluşlarıyla işbirliği hem ulusal sorunlarımızı aşmamıza yardımcı olacak, hem de katılımcı demokrasiyi geliştirerek devlete duyulan güve-ni artıracaktır.

Özel sektör düzeyinde ise iyi yönetişim, bir yan-dan kurumsal yönetişim uygulanıp, bu doğrul-tuda kendi yönetim yapılarında şeffaflığı, hesap verebilirliği, katılımcı yönetim tarzını, etkinliği ve verimliliği yaşama geçirirken, diğer yandan da toplumsal projelere kaynak ayırarak, yöneticile-rinin ve çalışanlarının zamanlarının belirli bir bö-lümünü bu projelere, sivil toplum kuruluşlarının etkinliklerine ayırmaya teşvik eder. Sivil toplum kuruluşlarının kendi içlerinde iyi yönetişimi esas almaları, etkin yönetimin yaşama geçirilmesi, yöneticilerin seçiminde belirli çevrelerin, hatır gönül ilişkilerinin rol oynamasındansa işinin ehlini seçme anlayışının egemen olması, genel anlamda toplumda iyi yönetişim ilkelerinin yer-leşmesinde çok önemli bir rol oynayacaktır.

56 57

Bu bağlamda İlimizde, İl Stratejik Planı çalışma-ları başlatılmış ve İlin gerek ekonomik, gerek-se sosyal açıdan bir bütün olarak geliştirilmesi amacıyla her kesimin kabullenip sahip çıkacağı bir İl vizyonu oluşturulması amaçlanmıştır. Bu çerçevede başta Antakya olmak üzere köyler-deki ihtiyaçlar da dikkate alınarak Hatay’ın tüm ilçelerini kapsayan ve tüm stratejik sektörlerin incelenerek bu sektörler için öncelikli alanların belirlenmesinin amaçlandığı SWOT analizleri yapılmış, toplumun tüm kesimlerinin bu süre-ce katılması sağlanmıştır. Planın hazırlanması ve başarıya ulaşması amacıyla değişim yönetimi modeli esas alınarak, plana destek sağlamak amacıyla “Strateji Geliştirme ve Danışma Kurulu”, “Stratejik Planlama Ekibi” ve “Sektörel komisyon-lar” teşkil ettirilmiştir. Hatay Valiliği bünyesinde kurulan “Stratejik Yönetim ve Proje Koordinas-yon Merkezi” de planın sekretaryası ve Kurumlar bünyesinde oluşturulan Proje Ekipleri ile plan dahilinde koordinasyonu sağlamakla görevlen-dirilmiştir.

Görüldüğü gibi Hatay İli, Valilik Makamının ön-derliğinde kamu kurum ve kuruluşları ile toplu-mun her kesiminden ortak katılım ve paylaşım-la bu değişim sürecine aktif bir şekilde katılmayı amaçlamaktadır.

2. Hatay ilinin sorunlarına projeler üretmek süresinde sivil toplum kuruluşları ile işbirli-ği içinde misiniz? STK’lar hakkında düşün-celerinizi paylaşır mısınız? Stratejik Yönetim anlayışımızın bir gereği ola-rak geleceğimizin doğru şekillenebilmesi için ilçelerdeki ihtiyaçlar ve kapasiteler de bir bütün olarak değerlendirilmekte ve bütün süreçlerin birbiriyle bağlantılı olmasından dolayı ilin geli-şimi için dengeli bir gelişim planı hazırlanmak-tadır.

Planın tüm kesimlerce desteklenmesi amacıyla, ilgili her kesimin görüşleri alındığı gibi, bu ko-nuda kurumsallaşma esastır. Bu amaçla stratejik planlama ekibi, Valilik bünyesinde kurulan “Stra-tejik Yönetim ve Proje Koordinasyon Merkezi” de planın sekretaryası ve Kurumlar bünyesin-de oluşturulan Proje Ekipleri ile plan dahilinde koordinasyonu sağlamakla görevlendirilmiştir. Ayrıca planın uygulama başarısının artması için değişim yönetimi uygulanmaktadır. Bu amaçla özel olarak plana maddi ve manevi destek sağ-lamak üzere başta Vali olmak üzere, Rektörlük, Askeri Komutanlıklar, vali yardımcıları, kayma-kamlar, 500 büyük sanayi kuruluşunun arasında yer alan ilimiz kuruluşlarının yönetim kurulu ve bazı STK başkanlarından oluşan “Strateji Geliştir-me ve Danışma Kurulu” kurulmuştur. İlgili sektör komisyonları, stratejik planlama ekibi ve danış-ma kurulu belirli aralıklarla toplanarak çalışma-lar yapmaktadır. Halen tüm stratejik sektörlerle ilgili her kesimin, (özellikle STK’ların) katılacağı şekilde sektör şuraları yapılmaktadır.

İl Stratejik Planı tüm kesimlerin mutabakatı sağlanarak tamamlanınca, planda yer alan tüm projelerin projelendirilmesi yapılarak internet tabanlı bir yazılım programı ile ilin her tarafın-dan takip edilip izlenebilecektir.

İlimizde İşkur ve Antakya Ticaret odası ağırlıklı olmak üzere AB Hibe programları kapsamında 9 adet proje yürütülmektedir. Bizden önce başla-tılmış olan bu projeler, gerek « Hatay İl Stratejik Planı » çalışmaları kapsamında ve gerekse ildeki 300 kişi kadar olan tüm proje ekiplerinin yetişti-rilmesi kapsamında, 5-9 Ekim 2009 tarihleri ara-sında “Proje Çevrim Yönetimi” eğitimi verilerek,

Kamu yönetiminde yeniden yapılanma, Mahallî idarelere daha çok sorumluluk verirken aşırı bürokratik yapılarının kaldırılması, etkin çalışan esnek ve daha küçük birimlerin oluşturulması, çalışma yöntem ve süreçlerinin sorgulanmasını da zorunlu kılmak Stratejik Yönetim anlayışımızın bir gereği olarak geleceğimizin doğru şekillenebilmesi için ilçelerdeki ihtiyaçlar ve kapasiteler de bir bütün olarak değerlendirilmekte ve bütün süreçlerin birbiriyle bağlantılı olmasından dolayı ilin gelişimi için dengeli bir gelişim planı hazırlanmaktadır.

Page 30: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

problem olarak, böl-geler arasındaki bü-yük gelişmişlik fark-lılıkları halen devam etmektedir. “İçsel Kalkınma Modeli” bölgesel politikaya uyarlanarak, az ge-lişmiş bölgelerin iç potansiyel ve dina-miklerini ve işbirliği ağlarını harekete ge-çirmek suretiyle, bu bölgelerin bölgesel rekabet güçlerinin iyileştirilmesi, den-geli ve sürdürülebi-lir bir kalkınmanın sağlanması sorunun çözümüne katkıda bulunacaktır.

İlimizde, ilin sahip olduğu potansiyelin açığa çıkarılması ve bu potansiyelin “İçsel Kalkınma Modeli” uy-

gulanmak suretiyle hayata geçirilmesi amacıyla bir yol haritası olacak İl Stratejik Planı çalışmaları başlatılmıştır. Bu çerçevede ilimizde toplumun her kesiminin görüşlerine başvurularak ve sek-törel bazda bütün stratejik alanlar incelenerek kalkınmada öncelik verilecek sektörlerin belir-lenmesi amaçlanmıştır. Bütün bu çalışmaların sonucunda İlimiz için sürdürülebilir bir kalkın-ma sağlanabilecektir.

4. Hatay’da ‘’İl Özel İdaresi’’ çalışmaları hak-kında bilgi verir misiniz?

İl Özel İdaresinin görev alanında kalan hizmetler için yürütülen kırsal altyapı yatırım çalışmaları, Köylerin Altyapısının Desteklenmesi (KÖYDES) Projesi ve Özel İdare olmak üzere iki ayrı kaynak-tan yürütülmektedir.

KÖYDES Projesi kapsamında 2009 yılında yapı-lacak yatırımlar için, köy yolları programında, 28 köye, 19 proje ile 2 milyon 226 Bin TL, içme su-ları programında, 26 köye, 26 proje ile 1 milyon

699 Bin TL olmak üzere toplam 45 projeye ve 3 milyon 925 bin TL ödenek ayrılmış olup, ça-lışmalar devam etmektedir. KÖYDES kapsamın-da 12 km. birinci kat asfalt ve 61 km. ikinci kat asfalt olmak üzere toplam 73 km Asfalt yapımı gerçekleştirilecektir. Yine yapılacak içme suları kapsamında 26 projeye 1 Milyon 699 Bin TL har-cama planlanmıştır.

Özel İdaresinin 2009 yılı kırsal altyapı programın-da 151 projenin 34 milyon 517 bin TL ödeneği bulunmaktadır. Köy yolları yapımı kapsamında; İl Özel İdaresince 2009 yılında toplam 6 milyon 56 bin TL ödenek ayrılmıştır. Bu ödenek ile 67,6 km 1. kat asfalt, 56,2 km 2. kat asfalt, 45,5 km. stabilize ve 1 köye köprü inşa çalışması yapıla-caktır. Su ve Kanal Hizmetleri kapsamında, tesis geliştirme çalışmaları için; toplam 1 milyon 584 bin TL ödenek ile 9 içme suyu projesi, 4 adet kanalizasyon olmak üzere toplam 13 proje bi-tirilecektir.

Tarımsal Hizmetlerde ise; 5 milyon 555 bin TL ödenek ile Y.A.S. (Yeraltı suları), Y.Ü.S.(Yerüstü suları), Gölet, Y.A.B.(Yer altı bentleri) ve zemin araştırma olmak üzere toplam 21 adet proje ya-pılacaktır. 6 proje olarak 2009 yılında yapımına devam edilen göletlerin ödeneği 2 milyon 423 bin TL’dir.

Plan-Proje işleri ise; 50 adet proje olup, plan pro-je yapımı 5 iş, Milli Eğitim 31 iş, sağlık 7 iş, Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü 6 iş, Gençlik Spor 3 iş, Kültür Müdürlüğü 3 iş, Emniyet Müdürlüğü 3 iş ve Destek Hizmetleri 2 iş olmak üzere Toplamda 50 iş olup, 21 milyon 321 bin TL ödenek ile işle-rin bitirilecektir.

İmar ve Kentsel İyileştirme konusunda 14 adet imar planı ve 1 adet çevre düzeni planı olmak üzere toplam 15 adet iş toplam 655 Bin TL ile bitirilmesi planlanmaktadır.

2010 yılı ise, ilin sahip olduğu zengin kültürel mirasın ayağa kaldırılacağı ve restorasyonlarının yapılarak önemli bir iradenin ortaya konulacağı bir yıl olacaktır. Bu kapsamda İl Özel İdaresinin kaynakları da, tüm toplum katmanları tarafın-dan tartışılarak, paylaşılarak belirlenmekte olan il stratejik planındaki hedeflere yönlendirilecektir.

Bugün, AB politikası, işbirliğine, bilgi ve yenilikçiliğe, işletmeleri bir arada toplamaya, sosyal sermayeye ve bölgesel kalkınmada katılımcı ve tabandan gelen dinamikleri harekete geçirmeye özel önem vermektedir. Bununla birlikte Türkiye’de son yıllarda sağlanan yüksek ekonomik büyümeye rağmen, ülkenin ekonomik, sosyal ve siyasi yapısını tehdit eden ciddi bir problem olarak, bölgeler arasındaki büyük gelişmişlik farklılıkları halen devam etmektedir.

58 59

İyi yönetişim ilkelerinin yaşama geçmesinde ki-şilere de önemli sorumluluklar düşmektedir. Her insan bir yandan tüketici, bir yandan yurttaş, bir yandan da toplumsal sorumluluğu olan bir bi-reydir. Bu sorumluluklar yerine getirilirken iyi yönetişim ilkelerine sahip çıkılarak, sivil toplum kuruluşları da dahil olmak üzere her kurumun gelişmesine ve toplumsal refahımızın artması-na katkıda bulunulacaktır. Bu şekilde kaynak-ların çok daha etkin kullanılmasını sağlanacak-tır. Dolayısıyla her birimiz, birer yurttaş olarak devletten, birer müşteri olarak şirketlerden ve birer birey olarak STK’lardan iyi Yönetişim’i talep edebilecek ve kendimiz de bu ilkeleri yaşayarak çevremize umut veren örnek vatandaşlar olma-ya çalışmalıyız. Çözümün kendi içimizden baş-ladığı unutulmamalıdır.

İyi yönetişimin gerektirdiği ana unsurlardan ka-tılımcılığın toplumsal anlamda etkin ve verimli sonuçlara ulaşabilmesi, ancak ulusal ölçekte eşitlikçi, katılımcı, yeni bir “eğitim” anlayışının yerleştirilmesiyle sağlanabilir. Daha yüksek refah düzeyine sahip, daha mutlu, daha çok üreten ve uluslararası rekabet gücü yüksek bir ülke olmak istiyorsak, her düzeyde iyi yönetişimi yaşama geçirmeliyiz.

Diğer taraftan, toplumumuzu ileri bir bilgi top-lumu haline getirmek, daha çok ve daha iyi iş

imkanı yaratmak, sosyal bütünlüğü geliştirmek; çevrenin gelecek kuşaklar için daha iyi korun-masını sağlamak; özellikle de dünyada bir ka-lite referansına dönüşmelerini temin etmek amacıyla Topluluk içindeki eğitim ve öğretim sistemleri arasında karşılıklı değişim, işbirliği ve hareketliliği güçlendirmek üzere hayat boyu eğitime önem verilmesi, her alanda insan kay-nakları kapasitesinin arttırılması ve demokratik sahiplenme duygusunun geliştirilmesi amacıy-la projelerin hayata geçirilmesi gerekmektedir.

Sorunun bir çözümü de dışsal kalkınma mode-linden içsel kalkınma modeline geçilmesi ge-rektiğinin farkına varılmasıdır. AB, 1980’lerdeki reformlardan sonra, geri kalmış bölgelerin kalkınması için dışarıdan kamu ve özel yatırım çekme temeli üzerinde kurulu geleneksel ‘dışsal kalkınma’ modelinden, yerel potansiyel ve dina-mikleri harekete geçirerek kalkınmayı amaçla-yan ‘içsel kalkınma’ yaklaşımına geçmiştir.

Bugün, AB politikası, işbirliğine, bilgi ve yeni-likçiliğe, işletmeleri bir arada toplamaya, sosyal sermayeye ve bölgesel kalkınmada katılımcı ve tabandan gelen dinamikleri harekete geçir-meye özel önem vermektedir. Bununla birlikte Türkiye’de son yıllarda sağlanan yüksek eko-nomik büyümeye rağmen, ülkenin ekonomik, sosyal ve siyasi yapısını tehdit eden ciddi bir

Page 31: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

60 61

Kimi Şehirler vardır ki; kültü-rel ve sanatsal yönü ile farklı dinler ögeleriyle dünyanın

gözbebeğidir.

Hatay ili binlerce yıllık geçmişi ,farklı medeniyetleri, Türk’ü, Arap’ı Müslüman’ı Ortodoks’u, Yahudi’si Alevi’si ile içice barış ve huzur içeri-sinde yaşayan il olmuştur.

Hz İsa’ya inananlara ilk Hıristiyan sö-zün kullanıldığı, dünyanın ilk mağa-ra kilisesi olan St. Pierre Kilisesi, yine Anadolu’nun ilk camisi olan Habib-i Neccar Camisi, dünyanın taban mo-zaiği zenginliğinde ikinci büyük arke-oloji müzesine sahip özel bir kenttir.

Coğrafi yapısı içerisinde yaşamı ko-laylaştıran koşulları, verimli toprak-ları, çok renkli kültürü içerisinde me-deniyetlerin buluştuğu bir kent.

Sınırda olması ile de aynı zamanda bir ticaret merkezi.

Türkiye’den yapılan yaş sebze ve meyve ihracatının % 25’ini gerçekleş-tiren Hatay ili, İstanbul’dan sonra’da en büyük tır filosuna sahiptir.

Tarih Boyunca Mezopotamya’yı Akdeniz’e bağlayan Lojistik açıdan da önemli bir ticaret kentidir.

Page 32: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

lerin ayrıntılı olarak oluşturulmasında yarar gö-rülmektedir. Bu çerçevede, bu desteklerin vergi muafiyeti kapsamına dahil edilmesi gibi önlem-ler akla gelmektedir.

TİKA ve Başbakanlık Tanıtma Fonu haricinde kamu kurum ve kuruluşlarının özerk düşünce kuruluşlarının faaliyetlerini mali olarak sürekli destekleme imkanları bulunmamaktadır. Sözko-nusu desteklerin oluşturulabilmesini teminen kamu kuruluşlarımızın özel kuruluşlara sürekli veya yıllık giderlerine katkı verme seklinde mali sponsorluk yapabilmelerini temin etmek üzere bütçe ve maliye kanunlarında gerekli düzenle-melerin yapılması gerekmektedir.

Nitekim, Batı ülkelerinde düşünce kuruluşları-nın faaliyetlerinin büyük ölçüde kamu kurum ve kuruluşlarından sağlanan sübvansiyonlarla yürütebildikleri bilinmektedir. Bu şekilde, özerk düşünce kuruluşları, kamu kurum ve kuruluş-larından gelen talep üzerine siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel içerikli alternatif politikaların ve görüşlerin oluşturulmasında uzman kuruluş rolü oynayabilmektedir. Keza, sözkonusu süb-vansiyonlar sayesinde resmi düzeyde ifade edil-mesinde sakınca görülen görüşlerin kamuoyu-na aktarımı veya faaliyet ve girişimlerinin gayri

resmi düzeyde bağımsız kuruluşlar vasıtasıyla gerçekleştirebilmeleri mümkün olabilmektedir.

Evvelemirde, Türkiye’deki düşünce kuruluşla-rının güçlü kurumsal yapılara kavuşabilmele-rinde ve kamuoyunda saygınlık ile görünürlük kazanabilmelerinde güçlü mali imkânlara sahip olmaları zaruri görülmektedir.

2) Düşünce kuruluşlarının güvenilir kariyer perspektifi sunamamaları

Türk düşünce kuruluşlarının büyük çoğunlu-ğu itibarıyla henüz kurumsallaşma süreçlerini tekemmül edemedikleri görülmektedir. Bu durum, bir düşünce kuruluşunun faaliyetleri-ni sona erdirmesi durumunda istihdam edilen uzmanların zihninde sosyal statülerini yitirme endişesine neden olmaktadır.

Bu sorunun bertaraf edilmesi amacıyla dü-şünce kuruluşları ile üniversiteler arasın-da oluşturulabilecek köprüler vasıtasıyla uzmanlara üniversiter unvanları kazanabil-me imkânları sağlan-masında yarar görül-mektedir.

3) Kalifiye uzman istihdamında karşılaşılan sorunlar

Düşünce kuruluşlarının büyük bölümünün gelecekte varlıklarını sürdürebilecekleri konu-sunda duyulan endişeler, ücret yetersizlikleri ile uzmanların üniversiter unvanlardan yoksun olmaları bur sorunu doğurmaktadır.

Düşünce kuruluşlarının kalıcı ve saygın bir ku-rumsal yapı oluşturmalarına paralel olmak bu tür sıkıntıların zaman içinde giderilebileceği dü-şünülmektedir.

4) Kamuoyunda görünürlük ve saygınlığa erişmede yaşanan yetersizlikler

Düşünce kuruluşları tanımları itibarıyla gelenek-sel düşünce odaklarından daha etkin ve özerk çalışma metotları ile toplumsal ve uluslararası düzeyde yaşanan sorunları çözmeye yönelik

Türkiye’de düşünce üretim faaliyetleri eskiden beri siyasi partiler, üniversiteler ve basın tarafından yürütülmektedir.

Ancak ülkemizin gelişmesine paralel olarak ar-tan eğitim seviyesi, öte yandan, küreselleşme koşullarında bilgiye olan yoğun talep karşısında düşünce üreten geleneksel kurumların yetersiz kaldıkları görülmektedir. Bu durum, özellikle, yüksek öğrenim görmüş kesimlerde alternatif araştırma ve düşünce kuruluşlarına duyulan ih-tiyacı ortaya çıkarmaktadır.

Ayrıca, son 10-15 yıl içinde ülkemizde sivil top-lumun güçlenmesine paralel olarak alternatif görüşleri üretmek ve savunmak üzere oluştu-rulan bağımsız kuruluş ve oluşumların sayısında artışlar görülmektedir. Sözkonusu oluşumların sayısının artmasında ve bunların araştırma ve in-celeme faaliyetlerinin yoğunlaşmasında basının önemli bir rol oynadığı izlenmektedir. Özellikle, görsel basın organlarının çeşitliliği bağımsız düşünce kuruluşlarının görüşlerini kamuoyuna aktarmada değerli imkânlar sunmaktadır.

Bununla beraber, düşünce kuruluşlarının henüz Batılı ülkelerde görülen düzeylerde kurumsalla-şamadıkları ve kamuoyunda kalıcı bir yer edine-medikleri görülmektedir. Günümüzde düşünce kuruluşlarının karşı karşıya kaldıkları başlıca so-runlar aşağıda belirtilmektedir.

-Mali kaynak sorunları.-Güvenilir kariyer perspektifi sunamamaları.-Kalifiye uzman istihdamında karşılaşılan sıkın-tılar.-Kamuoyunda görünürlük ve saygınlığa erişme-de yaşanan yetersizlikler.

1) Mali Kaynak SorunlarıÜlkemizde bir bölüm düşünce kuruluşu üni-versiteler bünyesinde kurulmakta ve faaliyet göstermektedir. Ancak izlenebildiği kadar üni-versiteler bünyesindeki düşünce kuruluşlarının mali, idari ve bilimsel özerkliklerini sağlaya-bilecek yasal altyapı yeterince gelişmemiş görülmektedir. Bu sorunun, bu merkez-lerin üniversitelerin uluslararası ilişkiler bölümleri gibi baş-ka birimlerine bağlı olarak faaliyetlerini sürdürmeleri zorun-luluğundan kaynak-landığı düşünülmek-tedir.

Bu itibarla, üniversiteler bünyesindeki düşünce kuruluşlarının özerk bir çerçevede araştırma ve inceleme faaliyetlerini etkin bir şekilde sürdüre-bilmelerini ve kurumsallaşabilmelerini sağlaya-bilecek yasal ve idari düzenlemelerin yapılması, ayrıca bu yapılanmalara yeterli mali kaynakların tahsis edilmesinde zaruret görülmektedir.

Ülkemizde bugüne kadar kurumsallaşabilen özel düşünce kuruluşlarının sayısı sınırlı kalmış-tır. Bunun en önemli nedenleri arasında, mali kaynak yetersizliği bulunmaktadır. Aslında, özel sektör bu tür kuruluşlar için mali destek sağla-yabilecek değerli bir kaynak olarak görülmek-tedir. Özel sektörü sözkonusu mali destekleri sağlamaya teşvik edebilecek yasal düzenleme-

Ülkemizde bugüne kadar

kurumsallaşabilen özel düşünce

kuruluşlarının sayısı sınırlı

kalmıştır. Bunun en önemli nedenleri

arasında, mali kaynak yetersizliği

bulunmaktadır.

Son 10-15 yıl içinde ülkemizde

sivil toplumun güçlenmesine paralel olarak

alternatif görüşleri üretmek ve

savunmak üzere oluşturulan

bağımsız kuruluş ve oluşumların

sayısında artışlar görülmektedir.

Bülent KARADENİZStratejik Araştırmalar Merkezi Daire Başkanı

TÜRKİYE’DE DÜŞÜNCE ÜRETİMİ

62 63

Page 33: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

tarafsız, objektif görüşler ile orta ve uzun vadeli perspektifler sunması gereken yapılardır.

Toplumdaki saygınlıkları büyük ölçüde karar ve-ricilerden önce oluşturabildikleri ön alıcı görüş-ler ve önerilere bağlı olacaktır. Bu tür görüşlerin oluşturulması kuşkusuz entelektüel bağımsızlık,

özgür araştırma ve açık tartışma ilkelerine da-yanacaktır. Bu ise, düşünce kuruluşlarının çeşitli konularda zaman içinde biriktirdiği tecrübe ve gerçek hayatın süzgecinden geçmiş yaklaşım-

larıyla elde edilebile-cek bir sonuçtur. Ülke-mizde henüz düşünce kuruluşlarının geçmişi böyle bir birikimi yan-sıtabilecek uzunlukta değildir.

Günümüzde, Türk dü-şünce kuruluşlarının genel hatları itibarı ile daha çok gündelik si-yasi tartışmalarda ön plana çıkan ve kısa vadeli çözümler ge-rektiren sorunlarda yo-ğunlaştıkları izlenimi edinilmektedir. Buna karşılık, düşünce kuru-luşlarının kamuoyunun

duyarlılık gösterdiği konularda uzun ve orta va-deli projeksiyonlar ve yeni yaklaşımlar üretmek suretiyle görünürlük ve saygınlıklarını artırabi-

lecekleri düşünülmek-tedir.

Ülkemizde internet, televizyon gibi elektro-nik basın organlarının yaygınlaşması düşün-ce kuruluşlarının ka-muoyunda görünürlük kazanabilmelerinde önemli bir rol oynamış-tır. Ancak, yazılı basın açısından aynı şeyi söy-lemek mümkün görül-memektedir. Düşünce kuruluşlarımızın gaze-telerimizin sütunların-da yer edinebilmeleri durumunda, bu durum kuşkusuz kamuoyun-daki görünürlüklerini de güçlendirebilecek-tir.

Öte yandan, düşünce kuruluşları bünyesinde işadamları da dahil olmak üzere yüksek şahsi-yetlerden oluşan “onursal komite” veya “sponsor komitesi” gibi adlandırılabilecek yapılanmaların oluşturulmasında yarar görülmektedir. Bu tür yapılanmaların düşünce kuruluşlarına bir yan-dan gönüllü sponsorluk imkânları sağlarken, aynı zamanda saygınlık kazandırabileceği dü-şünülmektedir. Yurtdışında görülen örneklerde onursal komite veya danışma konseyi gibi adlar alan bu tür yapılanmalarda uluslararası saygın şahsiyetler üye olarak yer aldığı görülmektedir.

Düşünce kuruluşları, üniversitelerde görev ya-pan akademisyenler ile politikacılar arasında kesişme noktası oluşturmaktadırlar. Diğer bir deyişle, üniversitelerin aşırı teorik, siyasetçilerin de salt pratik gerekçelere dayanan yaklaşımla-rı arasında denge oluşturulmasında toplumsal bir işlevi yerine getirmektedirler. Düşünce ku-ruluşlarının kamuoyundaki saygınlığı kuşkusuz bu dengenin oluşturulmasında oynadıkları rol ölçüsünde olacaktır.

Toplumdaki saygınlıkları büyük ölçüde karar vericilerden önce oluşturabildikleri ön alıcı görüşler ve önerilere bağlı olacaktır. Bu tür görüşlerin oluşturulması kuşkusuz entelektüel bağımsızlık, özgür araştırma ve açık tartışma ilkelerine dayanacaktır.

Türk düşünce kuruluşlarının

büyük çoğunluğu itibarıyla henüz kurumsallaşma

süreçlerini tekemmül

edemedikleri görülmektedir.

Bu durum, bir düşünce

kuruluşunun faaliyetlerini

sona erdirmesi durumunda

istihdam edilen uzmanların

zihninde sosyal statülerini yitirme endişesine neden

olmaktadır.

64 65

Page 34: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

Zengin Mirası İle İZMİR

66

M.Ö 3000 yıllarına uzanan bir tarihe sahip kenttir. ilk yerleşim yerinin bayraklı sırtlarında gerçekleştiği

görülmektedir. M.Ö 2000 yıllarıyla ilgili bul-gularda ise Hititlerle olan ilgisi ortaya çıkmak-tadır. Hitit Başkenti Hattuşaş ile Ephesos’a ( Efes) uzanan bir ticaret yolu bulunmaktadır.

Ünlü ozan Homeros’ta bu dönemde yaşa-mıştır. Daha sonraki Helenistlik dönemde Makedonya Kralı Büyük İskender, Hocası Aristo’nun İzmir’i övmesinden etkilenerek İzmir’e gelir. Bu kentte yeni bir İzmir’in ku-rulmasını emreder. Ömrü bunu görmeye yetmez.

67

Page 35: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

68 69

İzmir tarih boyunca Ticaret ve Li-man kenti olmanın avantajlarını yaşamıştır.

Irak, İran, Suriye ve daha Uzakdoğu şe-hirlerden gelen mallar İzmir’de müşteri bulur ve Avrupa kentlerine dağılırlar-dı. Tanzimat döneminde Avrupalıların sosyal ve ekonomik alanda yayılmaları

ile İzmir’de birçok yabancı yatırımlar gerçekleşmiştir. Bugünün İzmir’i 3 000 000 yaklaşan nüfusu ile eğitim, kültür, eğlence, sanat, sağlık, finans, ulaşım, turizm gibi işlevleriyle kurum ve kuru-luşlarıyla yarattığı etki alanlarıyla ve en önemli dış satım limanıyla Egenin ana-kenti konumundadır.

İzmir ili 12 012 km lik alanıyla Türkiye topraklarının yaklaşık %1,5’ini kapla-maktadır. Topraklarının %22 sini ovalık alanlar, %60’ını dağlar,%18’ini ovalık alanlar %8’ini platolar kaplar.İzmir’e bağlı 28 ilce bulunmaktadır. Türkiye’nin de en yaşlı nüfusuna sahip-

tir.İzmir’in batısında deniz ve plajları ile çeşme yarımadası uzanır. Uluslararası sanat festivalleri ve fuarları ile önemli bir yer tutar.Sanayi bakımından Marmara Bölgesin-den sonra 2. sırada gelir. Üretilen mallar dünya standartları ölçüsünde kaliteye sahiptir.

Page 36: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

- “Hizmette Halka Yakınlık” Söylemini öne çıkaran yerel yönetimler gönüllü kuruluş-larla daha yakın ilişkiler içinde olmayı esas alıyorlar. Yerel yönetimci olarak aldığınız kararlarda halkın doğrudan katılımcı olma-sını nasıl sağlıyorsunuz.- Bizim yerel yönetim anlayışımız; eşitlikçi, adil, özgürlükçü ve demokratik felsefeye dayanır. Bugüne kadar her önemli kararımızı, Belediye Meclisimizin, muhtarlarımızın, ilgili meslek oda-larının, sivil toplum kuruluşlarının ve genel ola-rak hemşehrilerimizin örgütlü katılımıyla aldık. Kentimizde demokratik katılımı ve sivil toplu-mun örgütlenmesini özendiriyor ve destekliyo-ruz. Yaptığımız her işte saydamlığı gözetiyoruz. Kararlarımızı halkla birlikte almış olmanın gü-veniyle, uygulamaya koyuyoruz. Demokratik duruşumuz, bizi daha da ileriye, demokratik mekanizmaları yerel yönetimin her düzeyin-de işler kılma hedefine yönlendiriyor: İzmirliler adına karar alacak, İzmir halkının aldığı kararları uygulayacak bir yerel yönetimi gerçekleştirme-yi hedefliyoruz. Kentin kalkındırılması, işsizlikle mücadele, yaşam standardının yükseltilmesi, İzmir’in önceliklerinin belirlenmesi ve vizyon hedeflerine giden yolda yapılması gerekenleri ortak akıl ile belirlemek, tanımlamak adına bu dönem meslek ve sivil toplum kuruluşlarımızın yer aldığı İzmir Ekonomik Kalkınma Koordinas-yon Kurulu oluşturduk. 24 Ekim’de, çok değerli sanatçılarımızın, edebiyatçılarımızın, yazarlarımı-zın, gazetecilerin ve aydınlarımızın katılımı ile İz-mir Kültür Çalıştayı’nı gerçekleştirdik. İzmir’in, bir ‘kültür sanat kenti olması’ hedefimize bizi ulaş-tıracak yol haritamız için ilk önemli adımı attık. Bu hizmet dönemimizde, katılımcı demokrasiye dönüşüm politikalarımızı daha da pekiştirmek ve kökleştirmek amacındayız. Türkiye’ye model oluşturacak bir ‘kent demokrasisinin’ temelleri-ni atıyoruz. Muhtarlıklar, Türkiye’de yaratılmış özgün siyasi değerlerin en önemli ayağıdır; biz muhtarlıklar ile el ele çalışmayı başından beri ilke edindik. Bu dönemde Kent Meclisleri’mizi oluşturacağız. Katılımcı demokrasinin bir gereği olarak kamu kurum ve kuruluşlarının yatırım-larının değerlendirildiği, yatırım önceliklerinin tartışıldığı yılda bir ‘İzmir Kongresi’ toplayacağız. Bu oluşumlar ile İzmirli hemşehrimin kent yö-

netimine katılımı daha da yaygınlaş-tırılacak; uygulana-bilir kararlar, mec-lisimizin onayına sunularak yaşama geçirilebilir hale getirilecek. Kentli, karar alma ve de-netim mekaniz-malarında etkin rol oynayacak.

Kentimizde yeşerip serpilecek bu yeni kentsel yönetim modeli, Türkiye’yi dönüştürecek; de-mokrasi tarihinin başladığı coğrafyada yer alan kentimiz, geleceğin demokrasisinin de beşiği olacak. Ana hedefimiz budur.

- Yerel Demokrasinin esasları size göre ne-lerdir? - Demokrasi ülkemizde maalesef yanlış değer-lendiriliyor. Yalnızca seçimden seçime işlerliği olan bir kurummuş gibi algılanıyor; ‘seçtim, görevim bitti’ anlayışı hakim. Dolayısıyla da top-lum olarak yaygın bir şekilde ve doğru tanımıyla yeterince algılanabilmiş değil. Demokrasiyi bir kurum olarak ele alırsak, aslında bir üst yapı ku-rumu değil, alt yapı kurumudur. Aynı zamanda bir ‘kültür’ sorunudur. Genel seçimler ile merke-zi iktidarı belirleriz; ama buna giden sürecin her aşaması, gerek partilerin içinde gerekse de top-lum içindeki örgütlenmeler ile yerel demokratik uygulamaların A’dan Z’ye yaşama geçirilmesi gerekir. Yerel demokrasinin en önemli ilkesinin ise ‘katılımcılık’ olduğunu düşünüyorum. Yani halkın karar alma ve denetleme süreçlerine ka-tılımı. Yerel yönetimlerin, halka ‘hesap verebilir’ bir şekilde kendilerini şeffaf olarak konumlandı-rılmaları da bir başka önemli ilkedir. Paylaşımcı-lık, sosyal dayanışma, yaşam standardı kalitesini yükseltme, eşitlikçi ve adil hizmet anlayışı da yerel demokrasinin olmazsa olmazlarıdır.

- Kenti kullananların hayat standartlarının yüksekliği, kentsel mekânların kullanımı, kentin ekonomik kalkınması, ülkeye yarat-tığı katma değeri oranında vazgeçilmezdir. Bu durumda İzmir ilimizi nasıl değerlendi-rirsiniz.

Demokrasi ülkemizde maalesef yanlış

değerlendiriliyor. Yalnızca seçimden

seçime işlerliği olan bir kurummuş gibi

algılanıyor; ‘seçtim, görevim bitti’ anlayışı hakim. Dolayısıyla da toplum olarak yaygın

bir şekilde ve doğru tanımıyla yeterince

algılanabilmiş değil.

70 71

İZMİR BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE BAŞKANISn. AZİZ KOCAOĞLU

Türkiye’ye model oluşturacak bir ‘kent demokrasisinin’ temellerini atıyoruz. Muhtarlıklar, Türkiye’de yaratılmış özgün siyasi değerlerin en önemli ayağıdır; biz muhtarlıklar ile el ele çalışmayı başından beri ilke edindik. Bu dönemde Kent Meclisleri’mizi oluşturacağız. Katılımcı demokrasinin bir gereği olarak kamu kurum ve kuruluşlarının yatırımlarının değerlendirildiği, yatırım önceliklerinin tartışıldığı yılda bir ‘İzmir Kongresi’ toplayacağız.

Page 37: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

- İzmir, tarihi boyunca bir liman ve ticaret kenti olmuştur. Ege coğrafyası bütün olarak ele aldı-ğımızda, bilim, felsefe, kültür ve sanat gibi in-sanlığın gelişiminde önemli rol oynayan konu-larda çok önemli katkıları olmuş bir coğrafyadır. Dolayısıyla Ege kıyılarında yaşam standardı hep yüksek olmuştur. Çanakkale’den Fethiye’ye ka-dar uzanan hinterlandı ile İzmir bu önemli coğ-rafyanın hep başkenti konumunda olmuştur. Coğrafi olanaklarının elverişliliği, dışa açık yapısı ile İzmir, tarih boyunca hem ekonomik alanda hem de sosyal, kültürel alanlarda ülkemizin en gelişmiş kentlerinden biri olagelmiştir. Halen de İzmir, gerek ülkemizin kalkınmasına yarattığı katma değer, gerek ithalat-ihracatında oynadı-ğı önemli rol, hem kültürel gelişmişliği, sosyal yaşamı, gelişmiş demokratik insan yapısı ile Türkiyemizin en önde gelen kentidir. İzmir, de-mokrattır; farklı kültürleri barış içinde bir arada yaşatmasını bilir. İzmir, aydınlıktır ve çağdaştır. Bu yönleriyle ülkemizin batıdan doğusuna pa-rıldayan bir güneştir.

PRESIDENT OF IZMIR METROPOLITAN MUNICIPALITY DEAR AZİZ KOCAOĞLU

The interview was done with the City of Mayor of İzmir metropolitan municipality. The Mayor of İzmir Metropolitan Municipality is Aziz Kocaoğlu. According to Aziz Kocaoğlu;

Our understanding of local management; is based on equitable, just, liberal and democratic philosophy. Until today, we have made our all important decisions with the participation of our Town Council, headman of relevant professional Chambers, civil society organizations and the or-ganized participation of our citizens. We support and encourage democratic participation and civil society organizations in our city.

Think the most important principle of the democ-racy is “participation”. I mean the public participa-tion in decision-making and monitoring process. And another important principle is that the local governments should be in a transparent manner, they should be obliged to public.

72

Page 38: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

hedefler. Liberal demokrasi olarak adlandırılan bu devlet düzeni, açık ve adil bir seçim sistemi ile birlikte tüm vatandaşların kanun önünde eşit olduğu ve fırsat eşitliğine sahip olduğu bir sis-tem olarak modellenir.

Yapısından ötürü liberalizm tartışmaya açıktır. Liberalizm ekonomide, özel girişim demektir. Yani [kapitalist] üretim ilişkilerini benimser. Bir Toplumun, Ulusun yönetim biçimidir. Dolayısıy-la bireysel özgürlüklerin kısıtlanamaması libera-lizme ters olması gerekir.

Liberalizm de bireyin yaşama hakkı, özgürlüğü ve mülkiyet hakkı gibi temel insan haklarının kabul edilmesi esastır. Bununla birlikte birçok ülkede modern liberalizm, toplumsal refahın sağlanması açısından, devletin birey özgürlüğü üzerinde minimal bir kısıtlayıcı gücü olmasını savunarak klasik liberalizmden ayrılır.

Liberalizmin kökleri batı aydınlanma sürecine dayansa da, bugün için terim sağdan sola si-yasal yelpazenin farklı noktalarını kapsayan, öz-gürlük temelli bir düşünce çizgisini tanımlar.

Liberalizmin ekonomideki uzantısı olan Ser-best piyasa ekonomisi, ekonomik faaliyetlerin tam rekabet şartları içinde serbestçe yapılabil-diği, ekonomik sorunların çözümünün devletin ekonomiye müdahalesiyle değil fiyat mekaniz-ması aracılığı ile gerçekleştirildiği ekonomi. Arz ve talebin temel belirleyici olarak kabul edildiği bu tür ekonomilerde fiyat mekanizmasının iyi işlemesi zorunludur. İdeal serbest piyasa ekono-misinde üreticilerin ve tüketicilerin pazarda aynı şartlar altında bulunduğu varsayılır. Pazara giriş ve çıkışlar sınırlandırılmamıştır. İdeal durumda üretim ile tüketim arasındaki bütün engellerin kalktığı bilgiye ulaşımın herkesce eşit olduğu bir sistem olarak tanımlanır.

Serbest piyasa ekonomisinde üretim ve yatı-rım bireyin alacağı risktir. Devlet sadece bireyin önündeki rekabete aykırı unsurları gidermede devlet erkini kullanarak düzenleyici ve denet-leyicidir. Birey yapacağı serbest girişimin tüm riskini üzerine alır ve bu riskin karşılığında bir getiri beklentisi içindedir. Bu girişim ortamının yaratılabilmesi için rekabete aykırı hususların olmaması, piyasalara müdahalelerin olmaması

Giriş

Yunanca Demos (Halk) ile Kratos (Dev-let) kelimelerinin birleşiminden türe-miş olan Demokratia (Halkın Yönetimi)

Türkçemiz dahil birçok dile aynı şekilde girmiş-tir. Milattan önce 508 yıllarında Atina’da doğan demokrasi kavramı günümüze kadar çeşitli şekil ve anlayışlarda gelmiş ve en katı rejimlerde bile kelime olarak kullanılmıştır. Aslında demokrasi-nin politik felsefede iki unsuru önemlidir. Bunlar Eşitlik ve Özgürlük. Bu iki unsuru barındıran bir çok alt hususlarda mevcut olsa bile demokrasi-nin asgari müşterekinde bireyin toplum içinde-ki hak ve özgürlüklerinin sistem, devlet, toplum içinde ve karşısında korunması esası bulunur.

Demokrasi kuramı ve felsefesi konusunda bilim, felsefe, sosyoloji çerçevesinde binlerce yazılar yazılmıştır. Zamana topluma, coğrafyaya gore değişebilen kuramlar ve görüşlerin temel çıkış noktası hep eşitlik ve özgürlük olmuştur.

Özgürlük ve Liberalizm

Almanca Freiheit, Fransızca liberté, İngilizce li-berty, freedom, Latince libertas olarak tanım-lanan ve siyasal, toplumsal, felsefi ve gündelik yaşam alanlarında ceşitli anlam boyutlarında kul-lanılan özgürlük kavramı en genel haliyle, bağlı ve bağımlı olmama, dış etkilerden(etkenlerden) bağımsız olma, engellenmemiş ve zorlanmamış olma halini dile getirmektedir. Buna paralel baş-ka bir gündelik tanımı, insanın kendi kararlarını kendi istemine ve düşüncelerine göre belirle-

yebilmesi ve kendi seçimlerini kendi iradesiyle yapabilmesi olarak belirir. Burada özgürlük bir irade özgürlüğüdür. Türk Dil Kurumu, Güncel Türkçe Sözlük’de özgürlük sözcüğünü şöyle ta-nımlamaktadır:

“1. Herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme veya davranma, herhangi bir şarta bağlı olmama durumu, serbestî.

2. Her türlü dış etkiden bağımsız olarak insanın kendi iradesine, kendi düşüncesine dayanarak karar vermesi durumu, hürriyet.”[1]

Siyasal ve toplumsal alanda özgürlük kavramı be-raberinde daha karmaşık ve çok-anlamlı tanım-lar ve tartışmalar getirir. Mesela, Liberalizm’de kişisel özgürlük ana prensiptir. Özgürlük ya da Liberalizm, özgürlüğü birincil politik değer olarak ele alan bir ideoloji, politika geleneği ve düşünce akımıdır. Genel anlamda liberalizm, bireylerin ifade özgür-lüğüne sahip olduğu, din, devlet ve kimi za-man kurumların gü-cünün sınırlandırıldığı, düşüncenin serbest bir şekilde dolaştığı, özel teşebbüse olanak sağ-layan bir serbest piyasa ekonomisinin olduğu, hukukun üstünlüğünü geçerli kılan şeffaf bir devlet modeli ve top-lumsal hayat düzeni

Serbest piyasa ekonomisinde

üretim ve yatırım bireyin alacağı

risktir. Devlet sadece bireyin

önündeki rekabete aykırı

unsurları gidermede devlet

erkini kullanarak düzenleyici ve denetleyicidir.

Ali Arif AKTÜRKTürk Demokrasi VakfıYönetim Kurulu Üyesi

DEMOKRASI, ÖNGÖRÜLEBİLİRLİK, ŞEFFAFLIK, KAMU HİZMETİ VE ENERJİ SEKTÖRÜ

74 75

Page 39: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

etsinler. Yönetim hukukunun ana konularından biri olan “kamu hizmeti”nin tanımı, yeri ve de-ğeri hakkında öğretide genel bir uzlaşma olu-şamamıştır. Kamu hizmeti kavramının, yönetim hukukunun çeşitli konularına ilişkin düzenleyici metinlerde, yargısal kararlarda ve öğretide deği-şik anlamlarda kullanılıyor olması da, bütün kul-lanıldığı yerler için genel tanımının yapılmasını olanaksız kılmaktadır.

Enerji Sektörü

Enerji sektöründe elektrik ve doğal gaz tedari-kinin serbestçe yapılmasının sağlanması ama-cıyla çıkan 4628 ve 4646 sayılı kanunların amaç-larında elektriğin ve doğalgazın yeterli, kaliteli, sürekli, düşük maliyetli ve çevreyle uyumlu bir şekilde tüketicilerin kullanımına sunulması için, rekabet ortamında özel hukuk hükümlerine göre faaliyet gösterebilecek, mali açıdan güçlü, istikrarlı ve şeffaf bir elektrik enerjisi piyasasının oluşturulması ve bu piyasada bağımsız bir dü-zenleme ve denetimin sağlanması ifade edil-miştir. Bu yasalarla hem elektrik hem de doğal

gaz bir emtia olduğu kabul edilmiş ve bu emti-aların tüketicilere ulaştırılmasındaki iletim, dağı-tım, depolama gibi faaliyetlerdeki “doğal tekel” durumlarının doğal tekel sahiplerince suistimal edilerek rekabetin engellemesinin önüne ge-çilmesi, üçüncü tarafların erişiminin sağlanabil-mesi ve doğal tekellerin tarifelerinin belirlene-bilmesi için bağımsız bir düzenleyici kurumun oluşturulması temin edilmiştir. Ayrıca doğal te-kel faaliyetlerine yatırımda da yatırımcıya almış olduğu risklerin karşılığında makul bir tarife ile makul bir getirinin sağlanması amaçlanmıştır.

Aslında AB’de de ilk başta aynı yapının kurulması hedeflenmiş ve enerji sektörünün sermaye yo-ğun yatırım ihtiyacı nedeniyle doğası gereği ge-rekli olan uzun vadeli asgari alım taahhütlü an-laşmaların önüne geçilmesi hedeflenmiştir. Bu çerçevede 1998 yılında çıkartılan Gaz ve Elektrik Direktiflerinin temel amaçlarında da elektrik ve gaz tedarikinde rekabetin sağlanmasındaki en büyük engelin uzun vadeli kontratlar olduğu ifade edilmiştir. Ancak 2000 li yıllara gelindiğin-

ve fiyat yapılarının ekonominin gereğine göre arz-talep ilişkisi ile oluşması gerekir.

Ayrıca ideal bir serbest piyasa ekonomisinde bilgiye ulaşımda arzın ve talebin eşit şartlarda ve eşit imkanlarda olması gerekmektedir.

Kamu Hizmeti

Ülkemizde dünyada ortaya çıkan akımların et-kisi ile son 10 yılda kamu hizmeti tanımı da ye-niden şekil almış ve anglo-sakson öğretilerin ışı-ğında ve 1980lerde ABD ve İngiltere’de Reegan ve Thacher yönetimlerinin liberalizmi yeniden şekillendirerek kamu hizmeti tanımını yeniden tariflemişlerdir. Gelişen toplumlarda zaman içinde kamu hizmeti tanımı değişmiş liberalizm ve serbest piyasa ekonomileri çerçevesinde kamu hizmeti kapsamına giren medya ve ile-tişim, eğitim, elektrik, su, gaz, sağlık hizmetle-ri, toplu taşıma, Telekom, güvenlik gibi bir asır önce kamu hizmeti tanımında olan hizmetlerin çehresi değişmiş ve sosyal devletin dışında özel sektör girişimcilerinin kar gözeterek sundukları hizmetler sınıfına girmiştir.

Yönetim hukukunun ana konularından biri olan “kamu hizmeti”nin tanımı, yeri ve değeri hakkın-da öğretide genel bir uzlaşma oluşamamıştır. Kamu hizmeti kavramının, yönetim hukukunun çeşitli konularına ilişkin düzenleyici metinlerde, yargısal kararlarda ve öğretide değişik anlam-larda kullanılıyor olması da, bütün kullanıldığı yerler için genel tanımının yapılmasını olanaksız kılmaktadır.

Kamu hizmeti, kimi kez, “faaliyet, iş, uğraş” an-lamında, kimi kez de, “kamu kuruluşları” anla-mında kullanılmaktadır. Örneğin, Anayasa’nın 128. maddesindeki “Devletin kamu iktisadi te-şebbüsleri ve kamu tüzel kişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görülür.” kuralındaki “kamu hizmeti”, faali-yet, iş, uğraş anlamında, Anayasa’nın 70. mad-desindeki “Her Türk Kamu hizmetlerine girme

hakkına sahiptir.” Kuralındaki “kamu hizmeti” ise, kamu kuruluşları anlamındadır.

Yönetim hukukunun öncü adlarından Sıddık Sami Onar, kamu hizmeti kavramına ilişkin ola-rak yolumuza şu ışığı tutmaktadır: “Devlet veya diğer amme hükmî şahısları tarafından veya bunların gözetimi ve denetimi altında umumî ve kollektif ihtiyaçları karşılamak ve tatmin et-mek, kamu yararını sağlamak için icra edilen ve umuma arz edilmiş bulunan devamlı ve munta-zam faaliyetlere amme hizmeti denilmektedir.” Bugün, yönetim hukukunun birçok bilgini, bu hukuk alanının konusunu, kamu hizmetlerinin oluşturduğunu ve bu hukuk dalını, bu hizmet-lerin yerine getirilme aracı olan girişim ve ey-lemlerin doğurduğunu kabul etmektedir. Bu bilginlerin başında gelen Leon Duquit, devleti, kamu hizmetlerinin bütünü saymakta ve bu hizmetleri, devletin varlığını oluşturan çekirdek-ler, hücreler olarak görmektedir.

Kamu hizmeti tanımı tartışması birçok anayasa hukukçusu tarafından da yapılmış ve bu konu-da 1982 Anayasasında da geçmişte değişiklik-ler yapılmıştır. Buna paralel olarak 2001 yılında TBMM tarafından kabul edilerek yürürlüğe gi-ren 4628 Sayılı Elektrik Piyasası Kanunu ve 4646 Sayılı Doğal Gaz Piyasası Kanunları ile ABD ve İngiltere’de başlayıp daha sonra Kıta Avrupa’sına ulaşan elektrik ve doğal gaz tedarik hizmetleri-nin (utilities) kamu hizmeti tanımından çıkarılıp bu ürünlerin herhangi bir emtia gibi tedarikinin çoklu olarak tüketiciye sağlanması esasına ge-çilmiştir.

Bugün, kamu hizmetlerinin sadece klâsik idarî kuruluşlar eliyle değil, aynı zamanda özel ku-ruluşlar aracılığı ile de yürütülebileceği kabul olunmaktadır. Bu durum, organik ölçütün çö-züldüğünün bir işaretidir. Ayrıca, maddi ölçüt de, bugün, artık kamu hizmeti kavramını açık-lamaya yetmemektedir. Zira, bugünün hukuk anlayışında, her insanî faaliyet, niteliği ne olursa olsun kamu hizmeti olmaya elverişlidir; yeter ki, başta yasama organı olmak üzere, siyasal organlar, o faaliyeti kamu hizmeti olarak kabul

76 77

Page 40: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

2001 yılında çıkan Elektirk ve Doğal Gaz Piyasası Kanunlarına rağmen 2001 yılında yaşanan eko-nomik kriz elektrik ve doğalgaz talebini etkile-miş elektrik ve doğalgaz piyasalarında devletin kamu şirketlerinin dahil olduğu alım garantili uzun vadeli sözleşmelerle birlikte devletin piya-salara müdahale etme olanağı fiili olarak devam etmiştir. Bunun yanında 2003 ten sonra tüm dünyada artan enerji ve petrol fiyatları ile birlik-te devletin elindeki arz fazlası emtianın olması piyasalara müdahaleleri ve özellikle elektrik ve doğal gaz fiyatlarının suni olarak düşük tutul-masına imkan sağlamıştır. Durum böyle olunca, yasalarda rekabetçi bir piyasanın tesis edilmesi öngörülüyor iken fiiliyatta bu sağlanmamış ve rakabetin tesis edilmesinden sorumlu düzenli-yici kurum da rekabet için gerekli müdahale-leri yapmamıştır. Dünyada artan enerji fiyatları, yüksek vergiler ve bunun yanında suni olarak subvanse edilip bastırılan iç piyasadaki enerji fi-yatları özel sektöründe gerekli yatırımları yapma imkanını ortadan kaldırmış ve 2008 yılına kadar arz fazlası ile durum idare edilmeye çalışılmıştır. Tüm dünyadaki gelişmelere parallel olarak bü-yüyen ekonomi ve dünya piyasalarıyla korole olmasa bile bir miktar artan enerji fiyatları genel bütçe içindeki vergi gelirlerini arttırmış ancak genel bütçenin dışında kendi bütçe kaynak-larından idare etmeye çalışan kamu şirketleri bir sure kendi aralarında ödenmeyen faturalar ve muhasebe açısından borç-alacak ilişkileri ile kağıt üzerinde karlı görünen kamu şirketleri na-kit akışı ve fiili durumda sürdürülemez noktaya doğru yol almıştır.

2010’lar Sonrasında Dünya Enerji Sektörü

1800 yılların ortalarında Almanya’da Dizel mo-torun gelişimi ve savaş gemilerinde buhar türbinleri yerine kullanımı dünya denizlerinde gezen İngiliz savaş gemilerinin egemenliğini azaltmış ve petrol kaynaklarına hakim olma ya-rışını da başlatmıştır. 1900 yıllarda büyüyen pet-rol şirketleri ekonomik büyüklük olarak birçok ülkenin büyüklüklerini de geçmiştir. Bu şirketler dünyanın çeşitli noktalarında üretim arama li-sansları alarak bilançolarına çok büyük rezervler eklemişlerdir. 1990 larda Sovyetler Birliğinin

yıkılması ile eski doğu bloku ülkelerinde devlet-lerin elinde olan rezervlerle dünya piyasalarına çıkan ikinci grup devler de artan enerji fiyatları ve üretim noktalarındaki tekel pozisyonları ile eski petrol şirketlerinin büyüklüklerine ulaşmış-lardır. Ayrıca birçok rezerv sahibi devlet kendi milli şampiyon kamu şirketlerini destekleyerek dünya liglerine çıkarmıştır. Buna parallel olarak 1990 yılların sonunda çok düşük seviyelere ge-

len petrol fiyatları bazı üretim sahalarında pet-rol üretimi yapmayı ekonomik olarak imkansız hale getirmiş ve bu esnada petrol sektöründe ikinci ya da üçüncü ligde oynayan bazı petrol şirketleri de fırsatları iyi değerlendirmiş ve almış oldukları sahalarla birlikte 2000li yıllarda artan fiyatlarla büyüme trendine girmişlerdir. Ayrıca Kıta Avrupa’sındaki bazı şirketler de elektrik ile doğal gazın entegrasyonunu erken fark edip yine lider olabilmişlerdir.

Artık yeni yüzyılda savaşlar ve mücadeleler hep enerji üzerinden yapılmaktadır. . Zbigniew Brezezinski’nin “Grand Chessboard” kitabında enerji oyununu bir satranç oyununa benzeterek bu oyunu iyi oynayan, bir kaç hamleyi birden görebilen, uzun soluklu oyuncuların bu oyunu kazanabileceğini vurgulamıştır.

Sonuç ve Çözüm

Enerji strateji ve politikalarının daha uzun soluk-lu olarak ele alınabilmesi için uzun vadeli stra-tejilerle ihtiyaç vardır. Enerjide kısa vade 1-5 yıl arası, orta vade 5-10 yıl, uzun vade ise 30-50 yıl-

de arz emniyeti ve arz güvenliği için ve gerekli yatırımların nakit akışının sağlanabilmesinin yegane yolunun uzun vadeli kontratların varlığı ile sağlanabileceği anlaşılmıştır. Bu amaçla 2003 yılında çıkartılan ikinci gaz ve elektrik direktifle-rinde uzun vadeli kontratların varlığına de de-ğinilmiş ve daha sonra Arz Emniyeti Direktifi de AB’de yürürlüğe girmiştir.

Serbest piyasa yaklaşımı ile uzun vadeli kontrat-ları da sürdürebilmek ve aynı zamanda üçün-

78 79

2001 yılında çıkan Elektirk ve Doğal

Gaz Piyasası Kanunlarına

rağmen 2001 yılında yaşanan

ekonomik kriz elektrik ve doğalgaz

talebini etkilemiş elektrik ve doğalgaz

piyasalarında devletin kamu

şirketlerinin dahil olduğu alım

garantili uzun vadeli sözleşmelerle

birlikte devletin piyasalara

müdahale etme olanağı fiili olarak

devam etmiştir.

cü tarafların erişimini de sağlamak için uzun vadede şeffaf, öngörü-lebilir bir yatırım iklimi ortamının sağlanması gerekmektedir. Gerek emtianın üreticiden tüketiciye ulaştırılma-sında gerekse iletim ve dağıtım alt yapılarında makul ve uygun yatırım ikliminin sağlanabilmesi ve özel sektörün yatırım yapabilmesi düzenleyici

kurumlar tarafından ortaya konan tarifelerin şeffaf ve ayrım yapılmadan yapılabildiğini göre-bilmesi gerekmektedir. Yine gerek tedarikçi ge-rekse tüketici enerjinin temininde tüm yatırım dönemi boyunca vergi mevzuatının yatırımı caydırmayacak şekilde olacağından, piyasalara hakim durumdaki piyasa liderleri, kamu şirket-leri ya da devlet tarafından müdahale edilme-diğini görmek ister.

Page 41: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

•DışişleriBakanı(Uygulanacak politikaların dış politikalar açısın-dan ve diplomasinin gerekleri açısından bütün-sellik taşıması için gereklidir.)

•MaliyeBakanı(Enerjide teşvikler sadece vergi enstrümanla-rı ile yapılmalıdır. Mevcut KİT’lerin bütçeleri ile zam yapmamak veya alt sektörlerin ya da sa-nayinin teşvikine son verilip, eğer siyasi ve eko-nomik olarak teşvik edilecek alt sektörler var ise vergi enstrümanları kullanılmalıdır. Bu nedenle Kurulun üyesi olmalıdır.)

•HazinedenSorumluDevletBakanı(Hazinenin yükümlülükleri, bütçe dengeleri açı-sından değerlendirmelerde bulunmak için Ku-rulun üyesi olmalıdır.)

•EnerjiveTabiiKaynaklarBakanı(Enerji Güvenliği Kurulu’nun belirleyeceği stra-teji ve politikaların uygulanmasından ve icraa-tından sorumlu olacaktır.

•SanayiveTicaretBakanı(Ülkenin rekabet avantajı için sanayide en bü-yük girdi enerjidir. Sanayinin sektörel envante-rinin yönetiminden sorumlu olan Sanayi ve Ti-caret Bakanlığı sektörel enerji teşvikleri, rekabet avantajlarının değerlendirilmesinde, Enerji poli-tikalarının ülke sanayisine etkisinin değerlendir-mesi için Kurul üyesi olmalıdır.)

•DışTicarettenSorumluDevletBakanı(İthalat ve ihracat dengesinin yönetiminde, dış ticaret dengeleri açısından bir otorite olarak de-ğerlendirmelerde bulunmak için Kurulun üyesi olmalıdır.)

•GenelkurmayBaşkanı(Strateji ve politikaların milli güvenlik açısından değerlendirilmesi için Kurul üyesi olmalıdır.)

•DPTMüsteşarı(Ülkenin planlamalarının yapıldığı merci olarak Kurul üyesi olmalıdır.)

•HazineMüsteşarı(Hazinenin yükümlülükleri, bütçe dengeleri açı-sından bir bürokrat olarak değerlendirmelerde bulunmak için Kurulun üyesi olmalıdır.)

•DışTicaretMüsteşarı

(Dış ticaret dengeleri açı-sından bir bürokrat olarak değerlendirmelerde bu-lunmak için Kurulun üyesi olmalıdır.)

•MİTMüsteşarı(İstihbarat ve ülke güven-liği değerlendirmeleri için Kurulun üyesi olmalıdır.)

•EPDKBaşkanı(Mevcut Enerji ile ilgili ya-sanın yürütülmesinden ve regülasyondan sorum-lu bir kurumun başında olan bir bürokrat olarak değerlendirmelerde bu-lunmak için Kurulun üyesi olmalıdır.)

•ETKBMüsteşarı(Kurulun sekreterya görevi ve koordinasyonu Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Müsteşarı ta-rafından yapılmalıdır.)

Oluşmalıdır.

Bu kurul en az altı ayda bir toplanıp 2030-2050 yıllarına kadar Türkiye’nin enerji de yol haritasını ortaya koymalı, devletin strateji ve politikalarını belirlemeli ve hükümetten hükümete değiş-meyecek A planı, B planı, C planlarını da içeren, Türkiye Enerji Strateji Belgesini (geçmişteki gibi strateji belgeleri değil) hazırlamalıdır. Ortaya konulan stratejiler ve yol haritaları gerektiğinde Cumhurbaşkanlarının, Başbakanların, Dışişleri Bakanlarının, Enerji Bakanlarının yollarına ışık tutmalıdır. Yabancı ve yerli yatırımcı tedarik et-mek istediği emtiayı serbest piyasa kuralları içe-risinde tüketicisine ulaştırabilmeli ve bununla ilgili yatırımları korkmadan yapabilmelidir. Bu yatırımları yaparken yatırım süresi boyunca risk-lerini öngörebilmelidir. Yatırımcılar aynı gelişmiş ülke ekonomilerinde olduğu gibi hangi parti gelirse gelsin bireyin haklarına halel gelmeye-ceğini, rekabetinin önünde devletten veya baş-ka unsurlardan kaynaklanan haksız uygulama-ların olmayacağını, serbest rekabet ortamında girişimciliğin ve piyasa ekonomisinin destek-leneceğini, sürpriz vergilerle veya mevzuat ile karşılaşılmayacağını bilmelidirler.

dır. Ancak siyasi iradelerin ömrü bir seçim dönemi ile sınırlıdır. Siyasi ira-delerin politika ve stratejileri uygulama dönemi enerji için kısa vadedir. Ülkemizde gerek arz emniyeti ve arz güvenliği için gerekse öngörü-lebilir, sürdürülebilir, yatırım iklimini sağlayabil-mek, arz ile talebin buluşabildiği müdahalesiz sürdürülebilir bir serbest piyasa ekonomisinin yaratılabilmesi için uzun vadeli politikalara ih-tiyaç vardır. Bu uzun vadeli strateji ve politika-larla nükleer enerji, yenilenebilir enerji, karbon vergileri ve Kyoto sonrası, vergi politikaları, TRT fonu, sanayinin rekabet avantajı, dış politika ve strateji, AB süreçleri ve enerji faslı ve her şeyden önemlisi enerjide arz güvenliği politikalarının oluşturulabilmesi için siyasi iradelerin gündelik

icraat ve politikalarına alet edilmeyecek hükü-metlerden bağımsız ve değişmeyecek şekilde devlet politikası oluşturulmalıdır. Türkiye’nin orta ve uzun vadeli enerji stratejisi aksiyon plan-ları ve stratejileri olmalıdır. Bu strateji ve planlar devletin üst kurumlarında Türkiye Cumhuriyeti-nin başı olan Cumhurbaşkanının başkanlığında hükümeti, bürokrasiyi ve ilgili her bir kurum ve kuruluşu da içine alacak şekilde oluşacak bir Enerji Güvenliği Kurulu (“EGK”) tarafından uzun vadeli olarak belirlenmelidir. Bu kurul aynı MGK’da olduğu gibi Cumhurbaşkanının baş-kanlığında,

•Başbakan

•AnaMuhalefetPartisiGenelBaşkanı

Ülkemizde gerek arz emniyeti ve

arz güvenliği için gerekse

öngörülebilir, sürdürülebilir,

yatırım iklimini sağlayabilmek,

arz ile talebin buluşabildiği müdahalesiz

sürdürülebilir bir serbest piyasa ekonomisinin

yaratılabilmesi için uzun vadeli

politikalara ihtiyaç vardır.

Tüm dünyadaki gelişmelere parallel olarak büyüyen ekonomi ve dünya piyasalarıyla korole olmasa bile bir miktar artan enerji fiyatları genel bütçe içindeki vergi gelirlerini arttırmış ancak genel bütçenin dışında kendi bütçe kaynaklarından idare etmeye çalışan kamu şirketleri bir sure kendi aralarında ödenmeyen faturalar ve muhasebe açısından borç-alacak ilişkileri ile kağıt üzerinde karlı görünen kamu şirketleri nakit akışı ve fiili durumda sürdürülemez noktaya doğru yol almıştır.

80 81

Page 42: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

Evliya Çelebi 1651 yılında Se-yahatnamesinde Ayıntap (Gaziantep) için “bu şehri an-

latmaya, ne dil ne de kalem yeter. Dünya yüzünden geniş bir il, göz alıcı büyük yapıları her yerden ara-nan eşyası, birçok mezraları, bolluk ve verimliliği, bitimsiz yiyecek ve içecek pınarları ve ırmaklarıyla bura-sı “Şehr-i Ayıntab-ı Cihan (Dünyanın Gözbebeği Şehri) dir” diye bahset-mekte.

Gaziantep ili, tarih öncesi çağlardan beri insan topluluklarının yerleşme yeri ve uğrak alanı olmuştur.Tarihin en eski kenti yine bu topraklar içe-risinde yer almakta. Tarihi İpek yolu üzerinde bulunması ise önemini ay-rıca artırmıştır.

Dünya’nın Gözbebeği GAZİANTEP

82 83

Page 43: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

84 85

GAZİANTEP BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE BAŞKANISn. DR. ASIM GÜZELBEY

Ortak Akıl, işte bu Gaziantep’te hayat bulan bir kavram. Gaziantepli Kurtuluş Savaşında verdiği mücadeleyi, ekonomik anlamda da kimseden yardım almadan yaptı. Elde ettiği büyük başarının ardında işte bu bahsettiğim ortak akıl yatmaktadır. Biz de atalarımızdan miras kalan bu geleneği, paylaşımcılığı önemsiyor ve yaşatıyoruz.

- Gaziantep ili yalnız ekonomisi ile değil aynı zamanda kültür ve tarihi ile de Dünya illeri arasında öne çıkmaktadır. Özellikle AB ülkeleri Asya ve Orta Doğu’ya açılan coğrafi ve ekonomik yapısı nedeniyle yoğun ziya-retler gerçekleştirmekte. Ortak proje çalış-malarınız oluyor mu?

- Bugün başta yanı başımızda ki komşu ülke-lerle kurduğumuz yakın ilişkilerle Gaziantep’in, Türkiye’nin ve dünya insanlığının malı olan kül-tür mirasımızı öncelikle, yaşatmak ve tanıtmak adına yeni projeler ürettik, bunları hayata geçir-dik.

Birbirine yakın iki ülke ve iki şehir arasında yakın bir geçmişte başlayan yakınlaşma ortak payda-larda buluşmuş, bölgeler arası iş birliğini güç-lendirici projeler ve çalışmalar bölge barışına da büyük katkılar sağlamıştır.

Avrupa’da Kardeş Şehir diyalogları ile tesis etti-ğimiz ilişkiler sayesinde sağlık, eğitim , deneyim paylaşımı, kültürel ve sosyal alanda ortak konu-lar başta olmak üzere çeşitli projelere imza atı-yoruz. Bu iş birlikleri sayesinde, ülkeler için yeni fırsatlar yaratılmış olmaktadır. Ülkeler arasında kaynaşmanın sağlanması, dolayısıyla sağlanan hareketlilik her iki ülke kültürüne, turizmine ve ekonomisine artı değerler katmaktadır.

- Bildiğimiz gibi her tür siyasi yaklaşımlar katılım ve katılımcı olmayı önemsiyor. Özel-likle yerel yönetimler. Bir yerel yönetimci olarak sorun yaşıyor musunuz?

- Bugün Gaziantep modelinin adını verdiğimiz Gaziantep’in lahmacun şehrinden kültür ve tarih şehrine olan değişim hikayesi 5 yıl önce başladı. Bu proje Gaziantep Valiliği ve bir çok sivil top-lum örgütünün de katkılarıyla ortaya çıkmıştır. Hep birlikte el ele vererek ortak akıl nasıl ger-çekleştirilir, bunu ortaya koyduk. Bu projeyi hayata geçireceğimiz ilk günlerde, herkes bele-diye bu tarihi evleri istimlak edecek ve parasını verecek diye düşündü. Biz bu tarihi mekanları ‘nasıl yıkıp ta otopark yaparız’ diye düşünen in-sanlarımızı bilinçlendirdik. Bu şehirde yaşayan ve tarihe büyük önem veren insanlarımızda var. Bunların da desteğiyle tarihi mekanlarımızın restorasyonlarına başladık.

Tarih bilincini oluşturma yolunda atılan adımda bahsettiğim ortak akıl ve katılımcığı göreve gel-diğimiz günden beri savunuyor ve destekliyo-ruz. Şehri ilgilendiren her çalışmada şehrin her kesiminden, her meslek grubundan temsilcile-rini buluşturduğumuz Kent Konseyini toplaya-rak işe başladık. Sivil toplum örgütleri, muhtar-lar bu karar mekanizmasının içinde aktif olarak yer almaktadırlar. Kenti için çalışan, bu kentin geleceği için taş üstüne taş koyandan Allah razı olsun dedik hep.

Son olarak Yönetim Kurulu Başkanı olduğum GAGEV (Gaziantep Ekonomisini Geliştirme Vak-fı) olarak, Gaziantep’te ve Gaziantep dışında yaşayan akademisyenler, yazarlar, iş adamları ve daha ismini sayamadığım bir çok meslek dalında iştigal eden Gazianteplileri, Gaziantep Vizyonunu daha da ilerilere taşıyabilmek için görüş alış verişi, proje üretme noktasında bir araya getirmek üzere Yüksek İstişare Kurulu adı altında buluşturduk.

Sık sık vurguladığım bir ifade Ortak Akıl, işte bu Gaziantep’te hayat bulan bir kavram. Gazi-antepli Kurtuluş Savaşında verdiği mücadeleyi, ekonomik anlamda da kimseden yardım alma-dan yaptı. Elde ettiği büyük başarının ardında işte bu bahsettiğim ortak akıl yatmaktadır. Biz de atalarımızdan miras kalan bu geleneği, pay-laşımcılığı önemsiyor ve yaşatıyoruz.

- “Sosyal Devlet olmanın başında vakıflar ve vakıfların yaptığı hizmet gelmektedir” diye açıklıyorsunuz. Gaziantep halkı için yapılan çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

- Tarihi ve Kültürel değerler bir toplumun en büyük miraslarının başında gelir. Bulunduğu konum dolayısıyla Gaziantep bir çok mede-niyetin beşiği olmuş ve kültürlere ev sahipliği yapmıştır. Gaziantep’in yeni açılımlara ihtiyacı olduğunu, ilimizin sanayi gelirlerinden aldığı kadar turizmden de alabileceği büyük bir pay olduğuna inanıyoruz.

Günümüzde Kale şehirlerin merkezidir, yani kalbidir. Biz de şehrin kalbini yeniden canlan-dırmak için çalışmalarımıza kale ve çevresinden başladık. Bu bağlamda gerek AB gerekse ken-di öz kaynaklarımızdan finanse ettiğimiz çalış-

Page 44: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

86 87

malarla başta Kale Çevresi, Naip Hamamı, Kır Kahvesi, Butik Otel, Bakırcılar Çarşısı, gibi bir çok yapının restorasyonunu tamamlayarak gelecek nesillere ve insanlığa kazandırılmasını sağladık. Koruma çalışmalarında öncelikle kültür varlık-larının korunması ve yaşatılması ile toplumun konuya duyarlı hale gelmesi ve bölgenin turizm potansiyelinin arttırılmasını amaçladık.

Bugün başta Gaziantep’in, Türkiye’nin ve dünya insanlığının malı olan Zeugma Mozaiklerinin sergilenmesi amacıyla mevcut müzeye alter-natif anlamda Gaziantep Büyükşehir Belediyesi olarak “Zeugma ve Arkeoloji Müzesi” adı al-tında büyük bir müze projesini, 42 bin metre karelik bir alan üzerinde tamamlamak üzereyiz. Kasım ayında Kültür Bakanlığına devrini gerçek-leştirmeyi planlıyoruz.

Bu projeye ilave olarak, her yıla projelerimizle bir ad koyduk ve 2008 Yılını Müzeler Kenti Ga-ziantep olarak belirledik. Tarihi Bayazhan’ı “Kent Kültürü Müzesi”, Tarihi Göğüş Konağını “Mutfak

Kültürü Müzesi”, Gaziantep Kalesi’nin galerilerin-de şanlı mücadelemizin eserlerinin sergilendiği müzeyi “Panorama Müzesi” olarak adlandırarak yaşayan bu mekanları şehrimize kazandırdık.

Bir hizmetin sürüp gidebilmesi, bağışlanan mülklerin, eserlerin geleceğe sağlıklı kalabil-meleri korunmalarına bağlıdır. Geçmişin gele-ceğe taşınması ve yaşatılması vakıfların görevi arasındadır. Vakıflar Bölge Müdürlüğümüz bu bayrak yarışında Tarihi Mevlevihane Tekkesinde yaptığı restorasyon çalışmaları ile bizlere örnek olmuştur.

Bu kadar güzel bir hizmetin sürekliliğini sağla-mak hepimizin görevidir. Vakıflara yardım ede-rek gelirlerini çoğaltmak ve çalışmalarını des-teklememiz gerekir. Vakıfların yapmış oldukları bu değerli çalışmaları bizler de Yerel Yönetim-ler olarak takdirle karşılıyor, tarihin izlerinin ya-şandığı bu eserlere sahip çıkıyoruz.

Page 45: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

88 89

Eaziantep 6222 km alanı ile Tür-kiye topraklarının % 1 lik bölü-münü kapsamaktadır.

Topraklarının sadece % 14’ü orman-larla kaplıdır. Zengin tarıma sahip olan topraklarında ekonomik değe-

ri yüksek bitkiler yetişmekte. Ayrıca; Doğu ve Güneydoğu Anadolu böl-gesinin tüm ürünlerinin işlendiği, iç ve dış pazara sunulduğu bir sanayi ticaret merkezidir.Sanayisi ve ticaret hacmi ile GAP’ın merkezi olan Gazi-antep, Ekonomik yönden çevresinde-

ki birçok ili etkisi altında tutmaktadır. Mevcut ekonomi yapısı ve coğrafi konumu içinde AB ülkeleri için Orta Asya ve Orta Doğuya acılan önemli bir kapıdır. 1 500 000’ü aşan nüfusu ile Türkiye’nin ise 6. büyük ili dir.

Gaziantep ili zengin mutfağı, tarihi, kültürü, M.Ö 300 yılından bugüne ayakta duran, “Zeugma Antik Kenti” mozaikleri ile önümüzdeki yıllarda Dünyanın ilgisini çekmeye devam edecek önemli merkezlerden biridir.

Page 46: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

büyük bir engeldir. Bunun nedeni yönetimde-ki kişilerin hak ve adaletten uzak omaları veya kendilerine göre adil olmayan bir adalet sistemi oluşturmalarıdır. Güç ve kuvvetin daha insan-cıl kişilerin elinde bulunması için kişilerin hak ve hürriyetlerini bilmeleri ve her fırsatta bunu değerlendirmeleri kaçınılmazdır. Salahiyetli in-sanların kültürlü ve bilgili olması yanında vic-dani yönlerinin kuvvetli olması ve bunu uygu-lamada göstermelerine ihtiyaç vardır. Örneğin herhangi bir olaya tanık olanların her biri olayı farklı açıdan görür ve dolayısı ile farklı yorumlar-lar. Objektif olmak çok zor olmakla birlikte bilgi, kültür ve vicdani duyarlılık sonucu artabilir. İki kişi arasındaki bir sorunun çözümüne karar ve-recek kişi veya kişiler bir tarafın hakkını yeterli savunamaması ve diğer tarafın iyi savunması sonucu lehine olan bir olaydan aleyhine bir hü-küm alabilmektedir. Bir olayın sonucu savunan avukata göre değişebilmektedir.

Bazen birilerinin bir tokat yemesi ile yer yerin-den oynar. Bazen de binlerce insan katledilir. Hem de demokrasi ve insan hakları adına. Bü-tün dünya da seyirci kalır. Bir söz vardır. Her ho-roz kendi çöplüğünde öter diye. Kuvvet ve güç meselesi. Düşünür durursunuz. İnsan için mi demokrasi ve insan hakları yoksa demokrasi ve insan hakları için mi insanlar vardır diye. Dün-yada dönen dolaplara baktığınızda ikincisinin daha doğru olabileceği görülür.

Ülkemiz ve insanlarımız küreselleşmenin nere-sindeyiz? Dünya üzerinde söz sahibi olabiliyor muyuz? Büyük düşünüp dünya siyasetine yön verebiliyor muyuz? Sorulması ve çözüm üretil-mesi gereken bir yığın konu var. Bilimsel, teknik ve ekonomik olarak ne durumdayız? Ülkemizin adına üzücü olsada bizim bir ilçemiz büyüklü-ğündeki bir ülke fen, teknik ve bilim alanında bizden önde olabiliyor. Bizler bu küçük ülkeler-den teknoloji ve bilgi ithal ediyorsak, hepimizin bu soruları kendi kendimize sorarak birey ve ülke önceliklerimizi gözden geçirmemiz kaçı-nılmazdır. Teknoloji ve ilimde önde olan ülkeler kendi içlerinde demokrasi, insan hak ve özgür-lüklerini azami seviyede tutarlarken, başkalarına karşı aynı hassasiyeti neden göstermemektdir-ler.

Evet dünyada çok şey oluyor. Olanlar belki de yıllar öncesinin bir planı. Dünya bir oyuncak ve insanlar oyuncuları. Bu oyun biraz satranca ben-ziyor. Çok ilerisini görüp adımları ona göre atmak kaçınılmaz durumda. Bu oyunda kemiyet değil keyfiyet ön planda duruyor. Bu oyunda bilgi ve teknolojide ileridekiler söz sahipliliği yapıyor. Ah oyunun bir kaç hamle sonrasını görebilsek. Göremesek bile görmek için çaba göstersek. Çok merak ediyorum 50 yıl sonra çocuklarımız veya torunlarımız bizim için neler söylececek. Dünyanın her yerinde insan hak ve hürriyetinin olduğu günlerde buluşmak ümidiyle,

Gelişen teknoloji, iletişim, birliktelik ve paylaşımın çoğalmasını gerektirmek-tedir. Toplumlaşma arttıkça demokrasi

ve insan hakları kavramları daha da önem arz etmektedir. Demokrasilerde bireylerin başkala-rına zarar vermeden özgürce maddi ve manevi hayatlarını sürdürebilmesi hedeflenmektedir. Demokrasinin yayın organlarında çok güzel tanımları yapılmaktadır. Bu tanımları hayata ge-çirmek için toplumların kültürlerinin artması ve güçlülerin diğerlerinin haklarını koruması ge-rekmektedir. Aksi takdirde bireylerin temel hak ve hürriyetlerinin korunması mümkün olama-maktadır. Kendi çıkarlarını hep önde tutan kişi veya toplumlar yeryüzünün en vahşi yaratıkları olabilmektedir.

İnsan çıkarlarının kontrol edilememesi, çatış-ması sonucu ülkeler, örgütler gizliden gizliye ve uzun vadeli planlarlar uygulamaktadırlar. Bu kişiler yaptıkları sinsi planlar ve masumane toplum mühendisliği ile sürekli kendi değerleri ve çıkarlarını savunabilmektedirler. Kendi çıkar-larını ön plana çıkaran fakat karşı toplumların haklarını korumayanlar yüzünden yeryüzünde herzaman ezilen birey veya toplumlar buluna-bilmektedir. Dünyanın bazı bölgelerinde insan haklarının oluşması sağlanırken bazı bölgele-

rinde ise derin ve sinsi bir yapılanma sonucu modern köleliğin oluşması ve insan haklarının sadece sözde kalması söz konusudur. Demokra-si güzel ve hoş bir kelime olmakla birlikte suisti-maller ve vurdumduymazlıklar, insanların temel hak ve hürriyetlerinin küresel ölçekte oluşmasını sağlayamamaktadır. Tıpkı son yıllarda yaşanılan toplu insan katliamlarına, insan hakları örgütle-rinin sessiz kaldıkları gibi.

Tarih boyunca nedense bazı toplulukların ezen-ler ve bazılarının da ezilenler olduğunu görmek-teyiz. Tarihte belki bir yörede adalet sağlanır iken bazı bölgelerde ise zulüm işliyordu. Günümüz-de ise küreselleşmenin sonucu olarak, büyük ölçekte zulümlerden bahsetmek daha doğru oluyor. Süregelen hoş olmayan bu alışkanlıkla-rın aşılamaması günümüz insanların önündeki

Öğr.Grv.Dr. Hüseyin TOROSİTÜ Uçak ve Uzay Bilimleri Fak.Meteoroloji Müh. Böl.

DEMOKRASİ İNSAN HAKLARI İÇİN YETERLİ Mİ?

90 91

Page 47: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

Adını ilçenin güneyinde yüksekliği 3000 metreyi geçen dağlar arasından beslenen Posof Çayından almaktadır. Batı-Doğu istikametinde akmaya devam eden Posof Çayı, Gürcistan Cumhuriyeti ile sınır çizdikten sonra Gürcistan Topraklarına girer. Gürcistan Topraklarında

Kura Nehriyle birleştikten sonra Hazar Denizine dökülür.

Posof’un Tarihi çok eskidir. Makedonların Kralı İskender M.Ö. IV yüzyıl sonlarında doğru doğu sefe-rine çıktığı zaman Kafkasya’da ona karşı çıkan kuvvetli bir Türk varlığının olduğu bilinmektedir. Bu Türkler Kafkasların kuzeyinden güneye göç eden ilk Kıpçaklar ile Bun-Türk olarak bilinen Türklerdir. Bun-Türk yerli Türk anlamına gelmektedir.

Posof ilçesinde ekonominin tarıma dayalı olması nedeniyle nüfusun %80’i köylerde yaşamakta. İlçe nüfusu kayıdlara göre 57 340 dır. Büyük göç hareketlerin gözlemlendiği ilçede göçlerin tamamı sa-

dece ekonomik sebeplerden değil, bölgedeki iklim şartları eğitim, sağlık, ulaşım… yetersizliğinden kaynaklanmaktadır. İstihdam edilen nüfusun büyük bölümü ise tarım sektöründe kadınlar oluş-maktadır.. Bunun sebebi başka iş sahalarının olmayışı. Erkek iş gücünün diğer kentlerde iş aramak için gitmesi gösterilebilinir.

Posof ilçesinde bitki varlığı oldukça zengindir. Meşe, çam, ladin, kayın, karaağaç, gürgen, fındık, vb ağaçlardan oluşan doğal orman alanına sahiptir.

Topraklarında sanayi tesislerin bulunmayışı, bitkisel üretimde kimyasal girdi ve tarım ilaçlarının kul-lanılmayışı nedeniyle organik tarım için uygundur.

Dünyada sadece Kafkasya bölgesinde bulunan ve çok endemik bir kuş türü olan Dağ Horozu (Huş Tavuğu), ülkemiz de sadece Artvin ve Ardahan’ın Posof bölgesinde bulunmaktadır.

Ardahan’ın şirin ilçesi POSOF

92 93

Page 48: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

94

Posof’un Yeni YüzüEMİNE VEFAPosof Muhtarı

Kısaca Kendinizden bahsedermisiniz.

1971 doğumluyum 1992-1996 Yılları arasında Posof S.Y.D.V Öğrenci Yurdunda yönetim müdü-rü olarak görev yaptım. 1998-2001 yılları arasın-da Atatürk Üniversitesi Oltu Meslek Yüksek Oku-lunu Halı-Kilim Teknikeri olarak bitirdim. Şuan A.Ö.F Kamu Yönetimi ikinci sınıf öğrencisiyim. Üç yıl İstanbul’da kişisel gelişim seminerlerine katıldım. Evliyim iki çocuğum var.

Posof Merkez Muhtarı olarak yapıyorum.

Hobilerim; Posof’ta ilk kişisel resim sergisini aç-tım. Okumayı, yazmayı ve hayatı bütün renkle-riyle çok seviyorum.

Bir ara tiyatroya merak sarmıştım. Posof’un ye-tenekli gençleriyle Her Şeye Rağmen Sevgi Ti-yatrosunu kurmuştuk aldığımız parayla araba kiralayıp Kars Anı Harabelerini ve Çıldır’ın tarihi yerlerini gezmiştik.

Posof çok güzel bir ilçe Gürcistan’la Türkgözü sınır kapısı bulunan Halkıyla sınır bekleyen ve hapishanesi olmayan ender yerlerden birisi. Okuma oranı üniversite olarak Türkiye ortala-masının üzerinde.

Göç oranı sağlık ve iş alanı eksikliğinden yüksek.

Türkgözü pala mahallesinde kömür yatakları bulundu. Barajlar yapılıyor Kafkas arısının doğal gen merkezi ve organik tarımın yapıldığı bir yer. Dağ Horozu( huş tavuğunun) bulunduğu ender yerlerden biri. Doğayı ve doğallığı sevenler için bulunmaz bir yer Sosyal imkanları ise; gençlik ve bayanlar adına kısıtlı bir yer.

Arada bir muhtar olmadan önce anneler günü gibi özel günlerde şiir geceleri canlı müzik eş-liğinde geceler düzenliyorduk. Ama buda ye-terli olmuyor. Posof anlatılmaz Posof’u görmek lazım.

4 erkek adaya karşı kazandığınız muhtarlık seçimlerinden sonra Posof ta ne gibi değiş-lilikler oldu çalışmalarınızdan bahsedermisi-niz.

Ben hayata hiçbir zaman cinsiyet olarak bakma-dım. Çünkü her insan ayrı bir yetenek üzerine yaratılmıştır cinsiyet olarak farklılıklarımız el-bette vardır olmalıdır ama birbirimize üst yada alt olmak için değil. İş hayatımda işimin gereği neyse ona bakıyorum cinsiyet olarak kendimi ayırt etmiyorum... Posof yeniliğe açık olduğu için değişimde en çok desteği yaşlılardan gör-mem beni daha mutlu etti. Yaşlılar yeniliğe bu kadar açıksa diğerlerini bahsetmeye gerek yok. Çok büyük değişiklikler olmadı.Çünkü kimsenin elinde sihirli değnek yok. Muhtarlık önceden devamlı açık bulunmazdı. İşiniz olunca muhtarı siz bulurdunuz. Onlarda kendilerine göre haklı çünkü geçinmek için ek iş yapmak zorunda-lar. Atatürk bize seçilme hakkını 1935 te verdi. Biz daha yeni yeni başlıyoruz bundan hüzün duyuyorum.Çünkü 74 yıl gecikmiş olmamız Atatürk’ün o şartlarda düşündüklerini bizler ne

yazık ki bu şartlarda düşünemedik. Onu tam an-layamadık birbirimizi olduğu gibi kabul etme-yip didişmekten zaman kaybettik. Atatürk’ün hayatını ve vecizelerini anlamak lazım.

Muhtar olarak sıkıntılarınız oluyor mu? Özellikle İl Özel idare ve kaymakamlık so-runlarınızı biliyor ve dikkate alıyor mu ?

Muhtar olarak elimize geçen para 320 TL. Bunun hepsini Bağkura yatırıyorum. KANUN maddesi-ni olduğu gibi söylüyorum: Bölüm 5 HARCLAR madde 38 Muhtarlık işlerinden alınacak harçlar yalnız muhtarlara aittir. Muhtarlık işlerin yürü-tülmesi için gerekli olan kira, ısıtma, aydınlatma, hizmetçi ücreti, kırtasiye gibi giderler bu harç-lardan ödenir. Çoğu evraklarda kaldırıldığı için bu gelirlerde hemen hemen yok gibi. Mühür iki lira, eviniz kira, çocuklarınız varsa bu şartlarda nasıl yaşanır? olmayan gelirle. Muhtarlık ihtiyaç-ları nasıl alınır, birde olmayan parayla, hizmetli ihtiyacı nasıl karşılanır, özelliklede mahalle muh-tarları. Devletimiz işçi çalıştıranlara en az asgari ücret ve sigortasını yatırın diyor. Bizde devlet büyüklerimizden; Bizler içinde aynı şeylerin düşünülmesini istiyoruz. Sayın devlet büyükle-rimiz biz muhtarlar uzaydan gelmedik ve güneş enerjisiyle de çalışmıyoruz bizlerde sizler gibi zaruri ihtiyaçlarımızı karşılamak ve çocuklarımızı yetiştirmek için maddiyata ihtiyacımız var. Ge-rekli düzenlemelerin yapılması için talepte bu-lunuyoruz. Sayın Ardahan Valimiz Mustafa TEK-MEN ilimize yeni atandı projelere önem veren biri bu anlamda şanslıyız. Sayın kaymakamımız Muammer KÖKEN’de çok çalışkan biri sorun ya-şamıyoruz. Özel İdare müdürümüzle de sorun yaşamadık.

Birde (zaman Cimrisinden) şarkılar bizi ne kadar anlar? Adlı kitabınızdan bahsede mi-siniz.

Yazarken neyi amaçladınız?

Ben okumayı çok seven bir insanım. Dokuz ya-şında ilk okuduğum roman Yaşar KEMAL’in İnce Memed’iyle başlamıştım. Sınıfımıza gelen mü-fettiş inanamamış öğretmenimize “yalan söylü-yor hoca hanım” demişti bunu duyunca ayağa kalkıp inanmıyorsanız anlatayım demiştim. Kı-saca bahsedince Müfettiş sormuştu kimi sev-

medin? tabi ki ağayı demiştim. Çünkü insanlara zulüm ediyor hiç unutmam çıkarken “Emine’nin Türkçesine beş verin hocam” demişti. ve “sü-pürgesi yoncadan Eminem şarkısını bilirmisin” demişti.

Okuyorum ama tek taraflı değil. Her düşünce-den yazarın kitabı vardır kitaplığımda. Kimin de-diğine değil ne dediğine bakarım. O yüzden ne olur herkes kitap okusun hayatı okusun kendi gibi olmayan insanları da gerçek aydınlık adına bahçedeki farklı ,renk, gül kabul etsin, ama ül-kenin ortak amaçlarında tek yürek olsun bunu Demokrasi ve Çanakkale’de bizlerin iyi yaşaması için canlarını veren şehitler için Atatürk ve Silah Arkadaşları için istiyorum. Bunun için yazmış-tım.

Okumayan bir millet olduğumuz için Aziz NE-SİN tarzı kısa kısa sıkmadan okunabilecek ki-taptı.Şimdi yazmaya kalksam daha farklı olurdu. Çünkü hayata bütün pencerelerden bakmayı yazarlardan ve hayattan öğrendim teşekkürler Mevlana ,Sadi,Tolstoy, Yaşar Kemal… ve nicele-rine..

Size de teşekkür derim.Yayın hayatınızda başa-rılar dilerim. Her şey gönlünüzce olsunülkemiz huzurla olsun güzel olan ne varsa bizleri bul-sun…

Size Posof için yazığım şiirle veda ediyorum.

Güzel Posof’umKimi Posof kimi Merkez kimi Duğur derKırkdokuz köye ilçedir Posof’umÇok diyarlar gezdim yok sen gibisiBir çok beden ama tek ruh Posof’umAyrılık tohumu eksen büyümezArsıza, yolsuza kanmaz Posof’umGöçleri çok olsada gönülleri buradadırYerini dolduracak yoktur Posof’umKapın açık yatmak istersenEskiyi yad edip tatmak istersenOrganik gıdası boldur Posof ‘unNine kayayı da görmek istersenBirde depoda piknik istersenİnan yaşanacak yerdir Posof’umEksiğin yok dersek yalan söylerizYapılacak işlerinde çoktur Posof’um

Page 49: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

lerinin kaldırılmasını tartışmaya açtığını, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkının tanınmasında ve TBMM’de İnsan Hak-ları Komisyonu’nun kuruluşunda TDV’nin etkisi olduğunu belirtmektedir.

1990’larda Orta ve Doğu Avrupa’da demokra-tikleşme süreci ve SSCB’nin çöküşü gibi dün-yayı derinden etkileyen olaylar ülkemizde de STK’ların gelişimi üzerinde önemli etkiler do-ğurmuştur. 1990 sonrası Türkiye’nin çevresinde yeni bağımsız devletlerin ve istikrarsız bölgelerin ortaya çıkışı Türk dış politika yapıcıları açısından Orta Asya, Kafkaslar, Balkanlar ve Ortadoğu’da yeni fırsatları ve meydan okumaları beraberin-de getirmiştir. Soğuk Savaş sonrası Türkiye’nin güvenlik algılamaları da neredeyse temelden değişmiştir. Bunlara ek olarak, Soğuk Savaş sü-resince, zaman zaman sorgulanmakla birlikte Türkiye’de seçkinler düzeyinde bir dış politika uzlaşısı sürdürülebilmişken, birinci Körfez Kri-zi ile birlikte uzlaşı ortadan kalkmış ve yerine yeni bir uzlaşı koymak mümkün olmamıştır. Bu nedenle, bu tarihten sonra Türkiye’nin dış po-litika ve güvenlik politikası seçenekleri üzerine pek çok tartışma yapılmıştır. İç politikada Kürt

sorunun kamuoyunda tartışılmaya başlaması da STK’lar açısından yeni ilgi alanları yaratmış-tır. Ayrıca, bu dönemde, Türkiye ile AB arasında gelişen ilişkiler ve iki taraf arasında gümrük bir-liğinin oluşturulması STK’ların ilgi duyduğu bir başka alan oluştur. Bu konularda politika oluş-turma süreçlerini etkilemek isteyen yeni STK’lar ortaya çıkmıştır. Bunlara ek olarak, yabancı ülke kaynaklı STK’ların Türkiye’ye ilgisi artarak devam etmiştir. Bu dönemde, Friedrich Naumann Stif-tung (FNS) ve Heinreich Böll Stiftung (HBS) gibi Alman STK’larının yanı sıra Washington merkezli National Democratic Institute for International Affairs (NDI) Türkiye’de bürolar açmıştır.

2000’li yıllardan bu yana ise ülkemizde sivil top-lum alanı oldukça genişlemekte ve STK’ların sayılarında ve faaliyetlerinde tam bir patlama yaşanmaktadır. Bunun temel nedenlerinden birisi 1999’da Türkiye’nin AB’ye adaylık statüsü-nün tanınmasıdır. Demokrasi ve insan hakları alanlarında Avrupa standartlarını yakalamayı amaçlayan reformlar sonucu Türkiye’de özellikle örgütlenme özgürlüğü önündeki kısıtlamalar ortadan kalkmıştır. Toplumun bütün kesimle-rinde demokrasinin gelişimi için sivil toplumun

Ülkemizde sivil toplum ve STK’lar ağır-lıklı olarak 1980’lerden sonra konuşul-maya başlamışsa da, bunların gelişimi

özgürlükler alanının genişlemesiyle yakından ilgili olmuştur. Esasen vakıf ve dernek gibi ör-gütlenmeler ülkenin kuruluşundan beri var olmakla birlikte, bu örgütlenmelerin etkinlik kazanmaya başlaması özgürlükler alanını ge-nişleterek sivil topluma yer açan gelişmelerle ilgilidir. Bu bağlamda, 1960 askeri darbesinden sonra kabul edilen 1961 Anayasasının özgürlük-ler alanını genişletmesi, özellikle örgütlenme ve ifade özgürlüklerini anayasal garanti altına al-ması ve siyasi serbestleşme, sivil toplum alanını genişleten ve yeni STK’ların ortaya çıkışını cesa-retlendiren bir ortam yaratmıştır. Bu anlamda, 1961 Anayasasının STK’ların gelişimi açısından önemli bir adım olduğu söylenebilir.

1960 sonrası dönemde STK’ların sayısının art-masında rol oynayan başka etkenler de vardır. Bunlardan ilki, DPT’nin kurularak planlı ekono-miye geçilmesi ve Ankara Anlaşması (1963) sonucunda, o zaman ki AET ile Türkiye arasında ilişkinin başlamasıdır. Özellikle iş çevrelerinin kendi düşüncelerini hükümete ve kamu kuru-luşlarına aktarabilecek yeni kanallar bulma ça-bası içine girerek, STK olup olmadığı tartışmalı da olsa, sivil toplum alanında örgütlenmiş yeni yapılar oluşturması sonucunu doğurmuştur. İkinci etken, vakıf statüsünde faaliyet göstermek isteyen örgütlenmelerin mevzuat nedeniyle ya-şadığı sıkıntının 1967’deki kanun değişikliğiyle ortadan kaldırılmasıdır. 1926’da yürürlüğe giren Türk Medeni Kanunu yeni vakıfların kurulması-na ilişkin belirgin bir çerçeve oluşturmadığın-

dan 1926-1967 arası dönemde sadece 20 yeni vakıf kurulabilmiştir. 1967’de ilgili kanunun va-kıflara ilişkin hükümlerinde değişiklik yapılması yeni vakıfların kurulmasını teşvik etmiştir. Diğer bir gelişme, 1970’lerin ortalarından 1980 darbe-sine kadar ise, ülkede yaşanan ekonomik sıkıntı-ların etkisiyle sendikal hareketlerde ciddi artışlar yaşanmasıdır.

1980 askeri darbe-si sivil toplum ve STK’ların gelişimini kesintiye uğratan bir sürecin yaşanması-na neden olmuştur. Normalleşme süre-cinin başlamasıyla birlikte bu alanlarda da gelişmeler yaşan-maya başlamıştır. Bu gelişmelerden birisi başka ülke kaynaklı STK’ların Türkiye’de şube açmaya başlamalarıdır. Alman vakıfla-rı Konrad Adenauer Stiftung (KAS) 1984’te ve Friedrich Ebert Stiftung’un (FES) 1988’de Tür-kiye temsilciliklerini açmaları bu gelişmeye ör-nek teşkil etmektedir. Bu şubeler Türkiye’deki STK’lara sağladıkları fonlarla STK faaliyetlerinin artmasına önemli katkılar sağlamışlardır. Bu dönemde STK’ların politika oluşturma süreçle-rini de etkilemeye başladıkları görülmektedir. Örneğin, Türk Demokrasi Vakfı’nın (TDV) kuru-cusu ve uzun süre başkanlığını yürüten Bülent Akarcalı gazetedeki bir röportajında, TDV’nin Türk Ceza Kanunu’nun 141, 142 ve 163. madde-

1990’larda Orta ve Doğu Avrupa’da

demokratikleşme süreci ve SSCB’nin

çöküşü gibi dünyayı derinden etkileyen

olaylar ülkemizde de STK’ların

gelişimi üzerinde önemli etkiler doğurmuştur.

Aziz AYDIN

TÜRKİYE’DE SİVİL TOPLUM VE STK’LARIN GELİŞİMİ

9796

Page 50: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

önemi anlaşılmaya başlanmıştır. Bu gelişme-ler sivil toplum kuruluşlarının güçlenmeleri ve kendilerini ifade etme ihtiyacını karşılamak için uygun ortam yaratmıştır. Türkiye’nin AB üyeliği perspektifi, aynı zamanda, dış ve iç politika alan-ları arasındaki geleneksel ayırımı ortadan kaldır-mıştır. Bu dönemde, dış politika oluşumunda kamuoyunun öneminin arttığı söylenebilir. TBMM’nin 1 Mart 2003’te Amerikan askerlerinin Türkiye üzerinden Irak’a müdahalesine olanak sağlayan hükümet tezkeresine “evet” dememesi kamuoyunun dikkate alındığının bir gösterge-sidir.

Dünyada 1990’larda gelişen sosyal hareketlere paralel olarak son on yılda Türkiye’de de çevreci hareketler, kadın hareketleri, insan hakları hare-ketleri gibi sosyal hareketler yaygınlık kazanma-ya başlamıştır ve bu alanlarda faaliyet gösteren STK’ların sayısında ciddi artışlar söz konusudur. Benzer şekilde dünyada yaygınlık kazanan kim-lik ve farklılık temelli hareketlere paralel olarak Türkiye’de de kültürel olarak kendini toplumun büyük kesiminden farklı hisseden bireyler sivil toplum alanında örgütlenerek kendi kimlikle-rinin ve farklılıklarının tanınması için mücadele vermeye başlamışlardır. Alevi vatandaşların kur-duğu çok sayıda dernek bunun en tipik örne-ğidir.

Son on yılda Türkiye’de sivil toplumun ve STK’ların hızlı gelişiminin nedenlerinden birisi de demokrasinin gelişiminde sivil toplumun öneminin giderek kabul görmesidir. Son gün-lerde hükümetin demokratik açılım tartışma-

larında STK’ların görüşünü almak için İçişleri Bakanını görevlendirmesi ve bu kuruluşlarla bir dizi görüşmeler yürütülmesi katılımcı demokra-siye verilen önemin bir göstergesi sayılabilir. Bu süreç, aynı zamanda, hükümetin uygulayacağı politikaların STK’lar kanalıyla meşrulaştırılması çabası olarak da değerlendirilebilir.

Son yıllarda, STK’ların yürüttükleri projelere AB fonlarının yanı sıra yabancı ülke STK’larından fon sağlama olanaklarının artması, yani finans-man kaynaklarının küreselleşmesi, Türkiye’de STK’ların sayısını ve mali gücünü arttıran başka bir unsur olmuştur.

Yaşanan bu süreçle birlikte özellikle son yirmi yılda toplum içinde STK’lar yaygınlaşmış ve sa-yıları ciddi artış kaydetmiştir. Aynı zamanda, sivil toplumun önemi artmış, devletin üst kademe-leri ve siyasi partiler tarafından sivil toplum söy-lemi sürekli kullanılır olmuştur.

Türkiye’de STK’ların Rolü ve İşleviSTK’lar birbirinden farklı pek çok rol ve işleve sahip olmakla birlikte, burada sadece demok-rasi mücadelesindeki konumları itibarıyla ele alınmaktadırlar. Esasen, Keyman’ın isabetle be-lirttiği gibi, Türkiye modernleşmeye geçişte ba-şarılı olmakla birlikte modernliği liberal ve de-mokratik hale dönüştürmede tam olarak başarı sağlayamamış bir ülkedir. Batıda farklı zaman-larda aşama aşama yaşanan hak ve özgürlükleri elde etme, demokrasi ve katılımcı demokrasi bağlamlarında ele alınan sivil toplum tartışmaları, ülkemiz-de demokratikleşme sürecinin tamamla-namaması nedeniyle aynı anda ele alınmak-tadır. Yani STK’lar hem hak ve özgürlüklerin hayata geçirilmesi için çalışmakta, hem demokrasi için müca-dele vermekte, hem de katılımcı demok-rasi taleplerini dile getirmek için çaba göstermektedir.

Diğer ülkelerde oldu-ğu gibi Türkiye’deki STK’lar, politika oluştur-ma süreçlerini etkile-mek için baskı grupları oluşturabilirler, politika yapıcılarla ilişki içinde bulunabilirler ve gün-demlerindeki soruna ilişkin eylemleriyle ka-muoyu duyarlılığını artırabilirler. Bunları yaparken, aynı zaman-da, siyasi görüşleri çe-şitlendirerek çoğulcu ve açık bir toplumun oluşumuna katkıda bulunurlar. Halkı eği-terek, siyasi tartışmalar ve siyasi katılım için fo-

rum oluşturarak toplumun demokratik işlevini güçlendirirler. Aynı zamanda brifing, seminer ve konferanslar yoluyla politika yapıcılar, bürok-ratlar ve akademisyenler arasında fikir alışverişi-ne katkı sağlayarak konu ağlarının oluşumunu desteklerler. Bu anlamda, STK’ların tartışmalar için önemli bir forum oluşturduğu söylenebilir. Demokratik tartışmaların yapılmasını sağlaya-rak ilgili konulara kamuoyunun dikkatini çe-kerler. Başka bir ifadeyle, toplumsal sorunların ve taleplerin kamusal tartışma alanını genişle-tici bir rol üstlenirler. Bu bakımdan, denilebilir ki demokratik tartışma kültürünü geliştirmek alternatif politikalar önermek kadar önemlidir. STK’ların üstlendikleri işlevlerden bir diğeri ise kitap, araştırma raporu, dergi basarak Türkiye’de yayınların zenginleşmesine ve çeşitlenmesine katkıda bulunmalarıdır. Ayrıca, temel hakları geliştirilmesi açısından, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruda bulunan vatandaşla-rın hak arama mücadelelerine hukuki ve politik destek sağlamaktadırlar. Son olarak, dünyada STK’ların içinde yer aldığı ulusötesi ağlar hızla yaygınlaşmakta, bunlar arasında ciddi seviye-de bilgi paylaşımı gerçekleşmekte ve yerleşik oldukları ülkelerdeki politika uygulamalarını diğer ülkelerdeki STK’lara aktarabilmektedirler. Türkiye’deki STK’ların bir kısmı da bu ulusötesi

ağlar içinde yer alarak karşılıklı bilgi alışverişini gerçekleştirmekte, belirli konularda farklı ülke uygulamalarının tartışılmasına zemin hazırla-maktadır.

Bütün bunların bir sonucu olarak, Türkiye’de STK’ların işlevlerinde ve sayılarındaki artışla bir-likte, sivil toplum, devletin demokratikleşmesi-nin ve Türkiye’nin AB üyeliği sürecinin önemli bir aktörü olarak tanımlanmaya başlamıştır.

Türkiye’de STK’ların Karşılaştığı Temel Sorunlar

Son yıllarda sivil toplum alanında ciddi bir canlılık yaşanmasına karşın STK’lar açısından önemli sorunlar varlığını devam ettirmektedir. Bu sorunların belki de en önemlisi gönüllülük temelinde kurulmuş STK’ların yurtiçi sürdürü-lebilir fon kaynaklarına yeterince sahip olama-malarıdır. Esasen bu sorunla dünyada pek çok STK karşı karşıya bulunmaktadır. Yurtiçi fonla-rın yetersiz olmasında filantropi kültürünün cami, okul, öğrenci yurdu gibi somut projele-re bağış olarak şekillenmiş olması; Amerikan ve İngiliz mevzuatından farklı olarak Türk vergi mevzuatının STK’ların gelişimi için elverişli or-tam yaratmaması gibi faktörler etkili olmuştur. STK’lar yetersiz yurtiçi fon kullandıkları gibi, aynı zamanda, bunları çeşitlendirme sıkıntısı da ya-

Türkiye’de bürokrasinin güçlü ve görece kapalı oluşu ve bürokraside uzun yıllar “en iyi biz biliriz” inancının hüküm sürmesi, politika oluşturma sürecine enformel olarak dahil olmak isteyen STK’ların görüş ve önerilerinin göz ardı edilmesi sonucunu doğurmuştur.

2000’li yıllardan bu yana ise ülkemizde

sivil toplum alanı oldukça genişlemekte

ve STK’ların sayılarında ve

faaliyetlerinde tam bir patlama yaşanmaktadır.

Bunun temel nedenlerinden

birisi 1999’da Türkiye’nin AB’ye

adaylık statüsünün tanınmasıdır.

98 99

Page 51: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

alınmayacağına ilgili komisyon başkanı karar vermektedir. STK’ların görüşlerinin alınmasına karar verilse bile, hangi STK’ların komisyona çağrılacağına yine ilgili komisyon başkanı karar vermektedir. Oysa katılımcı demokrasi anlayışı-nın geliştirilmesi bakımından, toplumun geniş kesimlerini ilgilendiren yasaların yapım süre-cine ilgili STK’ların katılması büyük önem arz etmektedir. Öte yandan, bakanlıklarda yasa ta-sarıları hazırlanırken ve TBMM’de komisyonlar-da ilgili yasa tasarı veya teklifleri görüşülürken ilgili STK’ların görüşlerinin alınması için hangi STK’ların toplantılara çağrılacağı objektif kritere göre belirlenmelidir.

Sonuç

Türkiye’de örgütlenme ve ifade özgürlüklerini garanti altına alan ve özgürlükler alanını geniş-leterek sivil topluma yer açan 1961 Anayasası yeni STK’ların ortaya çıkışında önemli bir rol oynamıştır. 1980 darbesinden sonra özgürlük-ler alanında ciddi kısıtlamalar yaşanmış olsa da normalleşme sürecinin başlamasıyla STK’ların sayısal artışı devam etmiştir. Dünyada STK’ların etkinliğinin özellikle 1980’lerin sonlarından iti-baren artmasının Türkiye’ye de yansımaları ol-muştur. STK’lar temel haklar ve özgürlükler ile demokratikleşme alanlarında toplumsal talep-leri yüksek sesle dile getirmeye başlamışlardır.

Yürüttükleri faaliyetlerle özellikle temel hak ve özgürlüklerin alanının genişlemesinde ve kı-sıtlamaların ortadan kaldırılmasında etkin ak-törlerden birisi olmuşlardır. Demokratikleşme sürecinde de STK’lar önemli roller üstlenmekle birlikte, bu süreçte hala bazı sıkıntılar yaşan-maktadır. Son on yılda tartışmaya başlanan ka-tılımcı demokrasi anlayışının yerleştirilmesinde STK’lar temel aktörden birisi konumundadır. Ancak Türkiye’de karar alma süreçlerinin hala dışa kapalı olması, demokratikleşme süreci-nin tamamlanamaması, katılımcı demokrasiyi destekleyecek yasal düzenlemelerin eksikliği gibi faktörler katılımcı demokrasinin gelişimi-nin önündeki engeller olarak varlığını devam ettirmektedir. Katılımcı demokrasi alanındaki sorunlara rağmen, bu alanda olumlu gelişmeler yaşanabileceğinin işaretleri de görülmektedir. Örneğin, TBMM’de yürütülen yeni İçtüzük çalış-masında yasama sürecinin TBMM’de komisyon aşamasına STK’ların katılımını sağlamayı amaç-layan hükümler yer almaktadır.

Temelde sivil toplumun ve STK’ların gelişimi canlı bir süreci temsil etmektedir. Sivil toplum alanının gelişimi yapılan aktivitelere bağlı oldu-ğundan, sürecin ne yönde ilerleyeceği STK’ların faaliyetleriyle yakından ilgili olacaktır. Dolayısıyla sürecin olumlu yönde ilerlemesinde toplumun her bireyine görev düşmektedir.

şamaktadırlar. Sadece üye aidatlarıyla ve gö-nüllülük esasında çalışanlarıyla etkili çalışmalar yapma olasılıkları azalmaktadır. Bunlara ek ola-rak, bakanlıkların ve devlet kurumlarının büt-çesinden STK’ların bir kısmına bağış niteliğinde doğrudan kaynak aktarımı yapılmaktadır. Ancak sağlanan finansman desteğinin hangi kriterlere dayandırılacağına ilişkin bir düzenleme bulun-madığından, yapılacak ödemeler devlet ku-rumlarının inisiyatifine bırakılmaktadır. Üstelik bütçeden STK’lara yapılan ödemeler şeffaf da değildir. Dolayısıyla devlete yakınlık bir STK’nın fon temin etmesinde bir kriter olabilmekte ve tanımı gereği STK’ların devlet kontrolü dışında çalışma işlevi ortadan kalkmaktadır. Türkiye’de fon kaynaklarının yetersiz oluşu STK’ların yurtdı-şı fon kaynaklarına bağımlılığını arttırmaktadır. Yurtdışı fon kaynaklarına bağımlılık bu fonları kullanan STK’ların güvenirliğinin sorgulanma-sını da beraberinde getirmektedir. Yurtdışından fonlanan projeler “yönlendirilmiş çalışma” olarak görülebilmektedir. Medyada ve bazı yayınlar-da yurtdışı fon kullanan STK’lar bazen yabancı fon sağlayıcıların “sesi olma” suçlamasıyla karşı karşıya kalmaktadırlar. Bütün bunlara ek ola-rak, STK’ların mali kaynak arayışı ve bu konuda rekabet halinde olmaları kendi aralarındaki da-yanışma duygusunu zedelemektedir. Mali kay-

nak arayışı, aynı zamanda, STK’ları profesyonel yapılara dönüştürerek demokratikleşme müca-delesini ikinci plana atma tehlikesini de içinde barındırmaktadır.

Türkiye’de bürokrasinin güçlü ve görece kapalı oluşu ve bürokraside uzun yıllar “en iyi biz biliriz” inancının hüküm sürmesi, politika oluşturma sürecine enformel olarak dahil olmak isteyen STK’ların görüş ve önerilerinin göz ardı edilmesi sonucunu doğurmuştur. Aynı zamanda, devlet sırrı kavramının çok geniş algılanması nedeniy-le devlet memurlarının elindeki pek çok bilgiye ulaşılamaması, devlet sırrı kapsamında olmasa bile kamunun elindeki bilgiyi paylaşmadaki is-teksizliği STK’ların bilgi edinmesini ve bu bilgiyi kullanmasını da engellemektedir. Ancak, son yıllarda, bürokratlar arasında uzun yıllar varlığını sürdüren bu düşünce eski gücünü kaybetmeye başlamıştır. Katılımcı demokrasinin yerleştiril-mesi gereği devlet katında söylenir olmuştur. Bütün bu gelişmeler politika oluşturma sürecin-de STK’ların giderek daha etkili olabileceklerini göstermektedir. Ancak, teorik açıdan STK’ların politika oluşturma sürecine etkisini ölçmek tam olarak mümkün olmasa da, bugün itibariyle, Türkiye’de STK’ların politika oluşturma süre-cinde önemli bir etkisinin olduğunu söylemek zordur.

Katılımcı demokrasinin gelişmesinde temel un-surlardan birisi olan yasama sürecine STK’ların katılımında ciddi sıkıntılar yaşanmaktadır. 2007 yılında Başbakanlık tarafından çıkartılan yönet-melikle yasa tasarılarının bakanlıklarda hazır-lanması aşamasında ilgili STK’ların görüşlerinin alınması kabul edilmiştir. Ancak bu süreçte hangi STK’ların görüşlerinin alınacağı tama-men ilgili bakanlığın inisiyatifine bırakılmıştır. Bakanlıklarda yasa tasarılarının hazırlanması aşamasına ilgili STK’ların katılımı tam olarak sağlanmış olsa bile, tasarıların TBMM’de gö-rüşülmesi sürecinde de STK’ların görüşlerinin alınması önem arz etmektedir. Çünkü yasa ta-sarısı ve teklifi TBMM’deki komisyon çalışmaları veya Genel Kurul aşamasında ciddi değişikliğe uğramaktadır. Bu konuda bir düzenleme olma-dığından, komisyonda görüşülen yasa tasarı ve tekliflerine dair ilgili STK’ların görüşlerinin alınıp 100 101

Page 52: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

ANKİRA Kültür Sanat ve Gençlik Kulübü, 2005 yılında Türk folklorunün ve gele-neksel değerlerin gençler arasında ta-

nıtılması, yaşatılması ve gelecek nesillere doğ-ru bir şekilde aktarılmasını sağlamak amacıyla kurulmuştur. Derneğimiz, ulusal ve uluslararası projeler, festivaller ve çeşitli organizasyonlar düzenleme konusunda deneyimlere sahip her yaştan çok sayıda üyeye sahiptir. Üyeler arasın-da dayanışmayı artırmak, üyelerin birikimlerini derneğin sosyal, teknik ve kültürel gelişimine katkıda bulunacak şekilde yönlendirmek için alt birimler oluşturup tüm faaliyetlerimizi bu birim-ler ile gerçekleştiriyoruz.

Çoğunluğunu üniversite gençlerinin oluşturdu-ğu kulüp bünyemizde faaliyet gösteren birim-lerimizde yaklaşık olarak 100 aktif üyemiz görev almaktadır. Faaliyet gösteren birimlerimiz;

• HalkOyunları(Yetişkin&ÇocukGrubu)

•ABProjeleriBirimi

•KostümBirimi

•Hobi(Müzik,Resim)Birimi

•SosyalFaaliyetlerBirimi

ANKİRA DENİZ’İN TÜM RENKLERİ

Derneğimizin temel taşını oluşturan halkoyun-ları birimimiz kurulduğu ilk yılından itibaren de-neyimli üyeleri, eğitmenleri ve müzisyenleriyle bu alanda birçok yarışmaya, ulusal ve uluslara-rası festivallere katılıp ciddi başarılar elde etmiş-tir. Her dönem farklı yöreleri bünyesine katan derneğimiz, repertuarında düzenlemeli ve ge-leneksel dallarda; Üsküp, Silifke, Van, Karadeniz, Bursa, Diyarbakır, Aşuk Maşuk, Edirne, Zeybek, Artvin, Urfa yörelerini bulundurmaktadır.

Çocuk ve yetişkin gruplarımızla derneğimiz ül-kemizi; 2008 yılında Macaristan ve Belçika’da, 2009 yılında Litvanya’ da temsil edip düzenle-meli dalda ve 13 farklı ülkenin katıldığı halko-yunları yarışmasında dünya ikincisi olmuştur. Repertuarımızdaki tüm danslara ait yöresel kos-tümleri Kostüm Birimimiz araştırmaları ve çalış-maları sonucunda derneğimize kazandırmıştır. Halkoyunları birimiz, 2008-2009 döneminde

102 103

başarılı performansını televizyon ekranına da taşımış, bu kapsamda TRT INT’ de canlı olarak yayınlanan Balkan Havası programında Üsküp ve Bursa yöreleriyle performanslar sergilemiştir.

ANKİRA YURT DIŞI FESTİVALLERİ

Proje birimimiz bünyesindeki gençlerle, 2006 yılında Macaristan, Romanya, Bulgaristan ve Türkiye’nin katıldığı “Denizin Tüm Renkleri” isimli Aşk ve Savaş danslarını konu alan gençlik değişim projesini hayata geçirmiştir. Farklı ülke dansları düzenlenen aktivitelerle katılımcılar ve yerel halkla paylaşılmış, proje çıktısı olarak ortak figür ve kareografiyle dans gösterisi gerçekleş-tirilmiştir.

Birimimiz 2008 yılındaysa Unutulmaya Yüz Tut-muş Sokak Oyunlarını konu alan “ Pabucu Yarım” adlı gençlik değişim projesini, İsveç, Bulgaristan, Romanya, Litvanya ve Türkiye’den katılan genç katılımcılarla Ordu ilinde gerçekleştirmiştir. Pro-jede her ülkenin sokak oyunları katılımcılar ara-sında paylaşılmış, yerel halkın katılımıyla ortak oyun festivali gerçekleştirilmiştir.

Uluslararası tecrübeler kazanmak, farklı kültür ve insanları tanımak ve tanıtmak, bol bol dans etmek isteyen herkesi kulübümüze davet edi-yoruz…

www.ankira.org.tr

ANKİRA Culture, Art, and Youth Club

It was established in 2005 to introduce Turkish folklore and traditional values among young pe-ople, to make these folklore and values stay alive and to hand on them to next generations. Our association has a large number of members of all ages who are experienced in organizing national and internatonal projects, fests, and various orga-nizations. To increase solidarity among members, to direct members’ accumulation in order to cont-ribute association’s social, technical and cultural development, we create sub-groups and actualise our activies in these sub-groups.

In our club whose members are mostly from uni-versity youth, approximately 100 active members are serving in these sub-groups. Our sub-groups are;Folk dances (Adult and child group)EU ProjectsCostumeHobby (Music, Painting)Social Activities…………….

We invite everybody who wants to have interna-tional experiences, to become familiar with diffe-rent cultures and people, and to dance a lot....

Page 53: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

Cumhuriyet’in ilk Operası yeniden

sahnede, Özsoy Operası, 03 - 12

Kasım 2007 Konusu Mustafa Kemal

Atatürk tarafından bizzat şekillendirilmiş

librettosu Münir Hayri Egeli tarafından ya-

zılmış 27 yaşındaki Ahmet Adnan Saygun

tarafından bir ay gibi kısa bir sürede beste-

lenerek iki ay içinde de sahnelenmiştir.

Yazımı, bestelenmesi ve provaları çok kısa bir

sürede şekillenen yapıt, İranlılar’la Türkler’in

aynı soydan gelen kardeş halklar olduğu

temasını işler. Operanın ilk sahnelenişi 19

Haziran 1934’te İran şahı Rıza Pevlevi’nin

Ankara’ya gelişi ile Ankara Halkevi’nde ger-

çekleşmiştir.104 105

CUMHURİYET’İN İLK OPERASI YENİDEN

SAHNEDEÖzsoy Operası Ankara’da sezonun ilk müzayedesi,

8 Kasım 2009 tarihinde Başkent’in lider Antika ve Sanat Eserleri merke-

zi olan Ankara Antikacılık tarafından Swiss Otel ANKARA’da düzenlenecek.

Ankara’nın ünlü Antika ve Sanat merkezi “AnkaraAntikacılık” kış sezonuna önemli bir müzayede ile merhaba diyor……..

Son yıllarda başkentte sanatseverlerce kısa zamanda benimsenen başarılı müzaye-delere imza atan ve uluslarası değerde bir müzayede evini başkente kazandıran An-kara Antikacılık kurucusu Muhsin Önder “Dünyada olduğu gibi ülkemizde de sanat eseri ve antikalara ilgi son yıllarda anlamlı biçimde arttı, buna paralel olarak genç ve bilinçli koleksiyonerler yetişiyor. Bu olumlu gelişmeleri görmek mutluluk verici” dedi.

8 Kasım 2009 tarihinde ANKARA SWISSOTEL’de gerçekleştirecek müzaye-dede 277 nadide antika ve klasik, modern ve çağdaş Türk resmine ait önemli eserler görücüye çıkıyor. Tamamı sanat piyasa-sı içinde ilk defa bir satışta yer alacak olan eserlerin arasında İhsan Cemal Karaburçak, Burhan Doğançay,Bubi, Hakkı Anlı, Selim Turan, Avni Arbaş,Erol Akyavaş, Nedim Günsur, Abidin Dino, Bedri Rahmi Eyüboğ-lu, Eşref Üren ,Nuri Abaç, Necdet Kalay, Ali Rıza Beyazıt gibi Türk resim sanatının temel taşlarına ait eserlerin yanı sıra 19.yüzyıl Os-manlı ressamlarından David Çıracıyan ve Garabet Yazmacıyan’a ait eserler ve 19.yy’ın ünlü oryantalist ressamı Zommer’e ait ‘Tür-be Önünde’ adlı büyük boy bir eser de yer alıyor.

Piyanonun tuşlarında bir efsane... Cazın en parıltılı ailelerinden bi-rine mensup olan Hank Jones,

Coltrane’le yaptığı çalışmalarla adını tarihe yazdıran Elvin Jones ve trompetçi-besteci olarak büyük başarılara imza atmış Thad Jones’un kardeşi.

91 yaşını kutladığı bu günlerde emeklilik bir kenara hâlâ festivallerde izleyicileri kuyruğa sokmayı başarıyor. Kendisine yakıştırılan “dokunaklı, şiirsel ve kusursuz” sözcükle-rinin hakkını her daim veren sanatçı, 40’lı yıllarda Ella Fitzgerald’a eşlik ederek duyur-duğu adını sonraları Charlie Parker, Artie Shaw, Lester Young ve Benny Goodman’la yaptığı çalışmalarla caz tarihine yazdırdı. 2000’li yıllarda şarkıcı Roberta Gambarini ile bir dizi konser gerçekleştiren sanatçı son albümü Our Delight’ta tenor saksofoncu James Moody ile çalıştı. Jones’un bu İş Sa-nat konserindeki üçlüsü ise dünyayı birlikte turladığı davulcu Willie Jones III ve basçı George Mraz.

Tarih : 9 Kasm 2009 / Saat : 20:00

Yer : İş Sanat / Şehir : İstanbul Avrupa

Hank Jones Trio, İş Sanat’ta sevenlerine muhteşem bir

gece yaşatacak !

Türkiye’nin en uzun soluklu müzik

festivali Efes Pilsen Blues Festival,

20. kez Türkiye turuna çıkmaya ha-

zırlanıyor. Bu yıl 16 Ekim – 21 Kasım 2009

tarihleri arasında gerçekleşecek Efes Pilsen

Blues Festival, 20 farklı şehirde, 23 konserle

blues hayranlarına bir kez daha unutulmaz

bir müzik deneyimi yaşatacak. Festival 20.

yılında Shemekia Copeland, Terry Evans ve

Ray Schinnery’i ağırlayacak.

Pozitif organizasyonu ile gerçekleşecek Efes

Pilsen Blues Festival 20, her yıl olduğu gibi

bu yıl da blues müziğinin efsane isimlerini

ağırlayacak. Ateşli ve yetenekli bir blues mü-

zisyeni olarak müzikseverlerin belleklerinde

yer alan Shemekia Copeland, folk ve delta-

bluesun bir numarası olan Terry Evans, blu-

es dünyasının çok yönlü sanatçısı, hayranla-

rının “Master Showman” olarak taçlandırdığı

Ray Schinnery, 20 şehirde gerçekleşecek 23

konserle blues fırtınası estirecek.

Efes PilsenBlues Festival 20

Ankara 2009

13 - 14 Kasım 2009 9 Kasım 2009

BÜYÜK SONBAHAR MÜZAYEDESİ

8 Kasım 200903 - 12 Kasım 2009

Page 54: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

106 107

Uluslararası An-kara Tiyatro Festivali’ nin

14.sü Kültür ve Turizm Bakanlığı, Devlet Tiyat-roları, Belediyeler, Ya-bancı Elçilik ve Kültür Müdürlükleri ve birçok Sivil Toplum Örgütünün destekleriyle 13-23 Ka-sım 2009 tarihleri ara-sında TAKSAV Toplumsal

Araştırmalar Kültür ve sanat İçin VAKIF ta-rafından düzenleniyor.

14. Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali’nde izleyici ile buluşacak olan tiyatro grupları-nın belirlenmesi için bir araya gelen Fes-tival Komitesi ve Festival Danışma Kurulu festival tablosunu oluşturdu. Başvurular arasından festivale katılacak olanları de-ğerlendirirken: öncelikle tiyatro yapan her çevreden gelen sesleri buluşturma-yı ilke edinen komitemiz bu çerçevede oyunların genel performansları, teknik alt yapıları, bölgesel dağılımları, özgünlükle-ri, sanatsal alt yapıları ve oyunların festi-valin temel ilkelerine uygunluğunu göz önünde bulundurmuştur. Buna göre fes-tivalde; yurt dışı tiyatro toplulukları, üni-versite tiyatro toplulukları, şehir tiyatroları ve özel ve amatör tiyatro topluluklarının oyunları sanatseverlerle buluşuyor. Ayrıca çocuk oyunları da festival süresince ço-cuklarla buluşuyor. Festival kapsamında atölye, söyleşi ve seminer çalışmaları da ilgi çekeceğe benziyor.

14.ULUSLARARASIANKARA TİYATRO

FESTİVALİ

Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafın-dan düzenlenen Uluslararası Bur-sa İpek Yolu Film Festivali 14 - 22

Kasım 2009 tarihleri arasında Bursa’da dör-düncü kez sinemaseverlerle buluşuyor.

Ülkemizin en genç sinema festivali olma-sına rağmen, kısa bir zamanda zengin film programı ve yan etkinlikleri ile Bursalılardan ve medyadan büyük ilgi gören İpek Yolu Film Festivali, Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı ve aynı zamanda Festival Onursal Başkanı Recep Altepe’nin desteği ile, bu yıl yeni bir ilke daha imza atarak festival süresi-ni 9 güne çıkarıyor.

Bursalılar 14 - 22 Kasım 2009 tarihleri ara-sında gerçekleştirilecek ve 9 gün sürecek

İpek Yolu Film Festivali’nde, dünyanın sayılı festivallerinde gösterilen ve Türkiye’de me-rakla beklenen dünyaca ünlü yönetmen ve oyuncuların son filmlerinden, yenilikçi genç kuşağın ilk filmlerine kadar geniş bir yelpazede 100’e yakın filmle buluşacak.

Uluslararası Bursa İpek Yolu Film Festivali

13 - 23 Kasım 2009 14 - 22 Kasım 2009

Page 55: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

Çankaya Belediyesi’nin başlattığı “1000 ÇOCUK KOROSU PROJE-Sİ” 8 Kasım 2009 Pazar günü saat;

10:00’da başlayacak olan “tanışma toplantısı ve ses dinleme” ile sınıflandırılacak çocukla-rımız koro şeflerimiz Sadıka ŞEN ve Zümrüt ELKOCA eşliğinde 14 Kasım 2009 Cumartesi günü saat; 11:00’da çalışmalarına başlaya-caktır.

Çocuk koroları için düzenlenmiş şarkıların piyano eşliğinde çalışılacağı bu güzel et-kinliğe 8-12 yaş aralığındaki çocuklarımızı bekliyoruz…

Vişnelik Cıvıl Cıvıl Sesleriyle, Ülkemin Aydınlık Yüzleriyle

Buluşuyor…

8 Kasım 2009

1000 ÇOCUK KOROSU PROJESİ

108

Tarih boyunca farklı uygarlıkları sinesinde barındıran Ana-dolu, kıyafet bakımından da aynı ölçüde büyük zenginlik gösterir. İslamiyet ve Osmanlı Dönemi’nin bazı kıyafet uy-

gulamalarına rağmen bazı kıyafetlerde 3500 yıla kadar eskiye daya-nan geleneklerin hâlâ yaşıyor olması ilginçtir. Arkeolojik ve folklorik örneklerle ele alınarak şaşırtıcı sonuçları ortaya seren “Hititlerden Bu Yana Anadolu’dan Kıyafet Yansımaları” adlı etkinliğimizi Saba-hattin Türkoğlu ile birlikte slaytlar eşliğinde dinlemeye bekliyoruz.

PAPATYA ATAKEtkinlik SorumlusuYapı Kredi Kültür Merkezi Beyoğlu-İstanbulTel:02122524700/503•Fax:02122930723E-mail: [email protected]

Tüketici Hakları Dernegi her ayın ilk

cumartesi günü Derneğimizin bu-

lunduğu adreste 14:00-16:00 saat-

leri arasında, tüketici olarak haklarımız ve

güncel konuların konuşulacağı bir söyleşi

yapılacaktır.

Haklarımızı öğrenmek için katılımınızı bek-

ler, saygılar sunarız.

TÜKETİCİ HAKLARI DERNEĞİ GENEL MERKEZİ

Gazi Mustafa Kemal Bulvarı No:12 Onur İşhanı (Onur Çarşısı) Kat: 7, No: 161 Kızılay / Ankara

Tel: (0312) 417 93 34

www.tuketicihaklari.org.tr

13 Kasım 2009

Her ayın ilk CUMARTESİ günü

TMMOB Kadın Mühendis Mimar ve Şehir Plancıları Kurultayı 21-22 Kasım 2009 tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilecektir.

ODTÜ Mezunları Derneği Müzik Ku-lübü tarafından düzenlenen ve Türkiye’de müziğin evrimi niteli-

ğinde bir repertuarı içeren “ZEYBEKTEN TANGOYA” konseri 13 Kasım 2009 Cuma günü ODTÜ Kültür Kongre Merkezi Kemal Kurdaş Salonu’nda sahne alıyor.

Prof. Erol Erdinç yönetimindeki Hacettepe Senfoni Orkestrası eşliğinde, Leyla Çola-koğlu ve Hakan Aysev’in seslendireceği konser, her türden müziği kapsayan bir et-kinlik olarak planlandı. İçlerinden bazılarını ilk defa dinleyeceğimiz parçalarla daha da heyecanlı olacak gecemize Nilgün Bilsel ve Armağan Davran dansları ile renk katacak.

Geliri ODTÜ Mezunları Derneği Burs Fonu’na aktarılacak olan bu unutulmaz konsere tüm üyelerimizi sevdikleriyle bir-likte davet ediyoruz.

LEYLA ÇOLAKOĞLU HAKAN AYSEV

Konuşmacı: Sabahattin Türkoğlu (İstanbul Ticaret Üniversitesi Öğretim Görevlisi)Yer: Yapı Kredi Sermet Çifter Salonu, Saat: 18.30

TARİH KONUŞMALARIHititlerden Bu Yana Anadolu’dan Kıyafet Yansımaları

1000 ÇOCUK KOROSU PROJESİ

13 Kasım 2009

KONSER: “ZEYBEKTEN TANGOYA”

109

Page 56: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

Tarih boyunca geliştirilen “ideal demokrasi” mo-delleriyle “mevcut demokrasiler” birbirinden nasıl ve hangi ölçütlerle ayrışıyor? Bunu basit

teori-pratik ayrımıyla geçiştirilebilir miyiz? Geçmişteki demokrasi deneyimleriyle çağdaş demokrasiler arasın-da sadece zamana, mekâna göre değişen farklılıklar mı var, yoksa bahsettiğimiz ayrımlar çok daha büyük bir çağ değişimine mi denk düşüyor?

Sartori, bu eserinde, 20. yüzyılın sonunda yaşanan de-mokrasi krizlerinin nedenini, “olan”la “olması gereken” arasındaki ayrımların silikleşmesine, teorik tartışmalar-da kavramların tepetaklak edilmesine bağlıyor. Tam bir kafa karışıklığı ve toz duman içindeki ideal dünya ile olgular arasındaki gerilimi aşmanın yolunu demokrasi

tarihinde bu ko-nuların nasıl ince-lendiğini ve uygu-landığını tartışmakta görüyor.

İdeal siyasal tasarımların gerçeğe dönüştürülmesi için dünyayı planlayan ideo-lojiler, bugün hangi noktalar-da yenik düştüler? Yaşanan büyük hayal kırıklıklarının temeline inen, demokrasinin Antik Yunan’dan bugüne farklı tarihi-coğrafi ölçütlerle nasıl tartışıldığını ve uy-gulandığını aktaran bu eser, önerdiği tartışma zemi-niyle genelgeçer yargıları sarsıyor.

ÜÇÜNCÜ DALGA / Samuel P. Huntington (çev. Ergun Özbudun),Üçüncü Dalga: 20. Yüzyıl Sonlarında Demokratlaşma, Türk Demokrasi Vakfı Yayınları, 1994-2004; 3. Baskı, Kıta Yayınları, 2007; Kilit Yayınları (çıkıyor), Ankara, 348 s.

Dünyaca ünlü düşünür Samuel P. Huntington, bu eserinde, 1974-1990 döneminde demokratikleşme sürecini yaşayan ülkeleri inceliyor. Üçüncü Dalga: 20. Yüzyıl Sonlarında De-

mokratlaşma, Soğuk Savaş’ın sonuna yaklaşan 29 ülkenin demokrasi karnelerini masaya yatırıyor, değişim sancılarını okurla paylaşıyor. Bu değişim sancılarını tam anlamıyla atlatamayan ülkeler için günümüz-de de geçerliliğini koruyan soru şudur: Geçmişte kurumsallaşmış birer demokrasi deneyimi yaşa(ya)mamış ülkeler, gelecekte istikrarlı demok-rasiler haline gelebilecek midir?

Siyaset bilimi, sosyoloji ve ekonomi disiplinle-rini harmanladığı çözümlemeleriyle dönemi-ne damga vuran ünlü ekonomist ve siyasetçi

Joseph A. Schumpeter’in Kapitalizm, Sosyalizm ve De-mokrasi adlı klasikleşen eseri, demokrasi ile alternatif ekonomik sistemler arasındaki ilişkilere odaklanarak sosyalizmi ve kapitalizmi çözümlüyordu. Kapitalizmin başarılarını yok saymayan, bunun yanında bir sosya-lizm savunucusu olmayan Schumpeter, özgün teo-risinde, kapitalist toplumun çözülüşünü yine kapita-lizmin işleyişi gereği zorunlu görüyor ve sosyalizmin kaçınılmazlığına işaret ediyordu.

Eser, yaklaşık 70 yıl önce yayınlanmasına karşın, tezleri özellikle her büyük ekonomik krizdeki alternatif siyaset arayışlarında farklı bağlamlarda dillendiriliyor. İşte bu makale derlemesi de Schumpeter’in temel tezleri üze-

rine yapılan güncel değer-lendirmelerden oluşuyor. Eser, Schumpeter’in te-mel teorisini tartış-makla kalmıyor, ayrıca 1990 sonrası dünyanın yaşadığı dönüşümleri ve krizleri Schumpeter’in göz-lüğünden yeniden okumayı öneriyor.

Dünyanın farklı coğrafyalarından akademisyenlerin makalelerinden oluşan bu çalışmada Robert A. Dahl, Ralph Miliband, Francis Fukuyama, Martin Lipset, Peter Berger, Adam Przeworski gibi isimler yer alıyor.

KAPİTALİZM, SOSYALİZM VE DEMOKRASİ(der.) Larry Diamond ve Marc F. Plattner (çev. Ergun Özbudun ve Levent Köker) Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi: Yeni Değerlendirmeler, Türk Demokrasi Vakfı Yayınları, 1994; Kilit Yayınları (çıkıyor), Ankara, 194 s.

DEMOKRASİ TEORİSİNE GERİ DÖNÜŞGiovanni Sartori, (çev. Tunçer Karamustafaoğlu ve Mehmet Turhan), Demokrasi Teorisine Geri Dönüş, Türk Demokrasi Vakfı Yayınları ve Yetkin Basımevi, 1993; Kilit Yayınları (çıkıyor), 590 s.

Felsefe İncelemeleriKarl Marx,Friedrich EngelsYordam Kitapları

Tanrılar OkuluStefano E. D’ANNAAlteo Yayınları

Hep aynı olaylarla kar-ş ı laşıyorsun,

çünkü sende hiçbir şey değişmiyor! Her şey ben-zerini kendine çeker. Cennet p a r ç a -cığı cennete doğru, cehennem parçacığı cehen-neme doğru yol alır\” Lupelius\’a göre yeryüzü, insanların sıralar halindeki idam mahkumları gibi yaşadıkları kozmik bir hapishane, dünya boyu-tunda bir zindandır. Bu vizyonun son ve kesin bir yenilgi oluşturduğu yargısına varmak yerine, göz kamaştıran çılgınlığıyla cesurca bir plan tasarlar. İnsan için, onu olanaklının sınırlarının ötesine ge-çirecek bir serüven düşler; kaçınılmaz görünen ölümcül yazgısından kaçış ve dünya yasalarından kurtuluş. İster bilinçli, ister bilinçsiz verilmiş olsun, kişinin başına kendi rızası olmadan hiçbir dış olay gelemez. Öncelikle psikolojisinden geçmeden, hiçbir şeyle karşılaşamaz. Düşünce bu yüzden çok güçlüdür. Düşünüş Yazgıdır. Varoluş bizim buluşumuzdur ve bu yüzden sadece bize bağlı-dır. Bu dünyadaki yaşantı, bir Tanrılar Okuludur.

Bu kitap mo-dern anla-mında stratejik

düşüncenin Türkiye’deki evrimini yansıtmak amacı ile derlenmiştir. Kitaba katkıda bulunanların önemli bir kısmı Türk düşünce kuruluşlarının ku-ruluş ve gelişim aşamalarında önemli roller üstlenmiş olan araştırmacı, akademisyen ve bürokratlardır. Kitap, özellikle dış politika yapımı konusunda sivil ve resmi stratejik düşünce kuruluşlarının üstlendiği rolleri açık bir biçimde ortaya koymaktadır. Bugün gelinen nok-tada düzinelerce stratejik araştırma merkezi ile Türk stratejik düşünce yaşamı birinci etabı tamamlamıştır. Artık, içine girilen ikinci etapta stratejik düşüncenin ve politika üretiminin kalitesinin, derinliğinin ve stan-dartlarının artması beklenmektedir. Bu süreç içinde hayatta kalabilen merkezlerin kurumsallaşmalarını tamamlamaları, özellikle de finansman konusunda artık dalgalanmalara maruz kalmayacak şekilde ken-dilerini güvence altına almaları, kamu, özel ve siyasi kurumlarla bilgi paylaşımı ve ortak çalışma alanlarının tanımlanması gerekmektedir. Söz konusu bu çalışma sadece tarihe bir not düşme çabasından kaynaklan-mamıştır. Aynı zamanda kapasite ve kaynaklar muha-sebesi yapılması gerekliliğinin de bir ürünüdür.

Türkiye’de Stratejik Düşünce Kültürü ve Stratejik Araştırma Merkezleri:Başlangıcından Bugüne Türk Düşünce KuruluşlarıHasan Ali Karasar,Hasan KanbolatNobel Yayın Dağıtım

Bu kitap, t a r i h s e l m a d d e c i l i k

görüşünü, özgün metin-lere dayanarak görece kü-çük oylumlu bir kitap içinde, olabildiğince varsıl bir biçim-de sunmayı amaçlıyor. Bundan yaklaşık yarım yüzyıl önce Fransız Marksisti Emile Bottigelli tarafından gerçekleştirilen bu derleme, KarlMarxileFriedrichEngels’inbukonudakalemealdıkları en ünlü metinlerinden yapılmış bir seçme niteliğinde. Metinlerin bir bölümü, zamanında ki-tap ya da makale olarak yayınlanmış, bir bölümü el yazması olarak kalmış, bir bölümü ise mektup parçaları.

Düşüncenin ÇağrısıKant,Schopenhauer,HeideggerSay Yayınları

Uzun za-man önce Parminedes

‘to gar auto noein estin te kai einai: düşünme ve varlık aynıdır’ demişti. Dü-şünce tarihi boyunca çok çeşit- l i yorumlara konu olmuş olan bu söz sonunda bir varlıkbilim meselesi olarak kabul edildi ve rafa kaldırıldı. Descartes dünyanın ve insanın varoluşu üzerine büyük yalnızlık içinde yirmi yıl boyunca sürdürdüğü düşünmesini ‘cogito, ergo sum: dü-şünüyorum, o halde varım’ diye sona erdirdi. Bu, ‘kuşku duyuyorum, demek ki varım’ kestirmesiyle solipsizm (tekbencilik) uçurumundan kurtulma çabası olarak yorumlandı.

110 111

Page 57: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

ŞARK EKSPRESİN’denPERA’ya...

Tren Yolculuğunun

Son Bulduğu Nokta...

112 113

Hülya YÜCEERYüksek Mimar

İstanbul’u ziyaret edeceğim. Nerede kalmalıyım? Bugün bu ihtiyacı dünya standart-

larında karşılayacak yüzlerce kon-kalama mekanı var İstanbul’da. Ancak 19.yy başlarında bu tür yapılar parmakla sayılacak kadar azdı. O dönemlerde, bugünkü gibi turistik geziler pek yaygın-laşmadığı gibi uzun yolculukları konforlu yapabilmeyi sağlayacak taşıt teknolojisi de henüz gelişme aşamalarındaydı. Ancak insanla-rın gezginlerden duyduğu, kitap-larda okuyup büyülendiği yerleri görme isteklerine teknolojik geliş-meler bir nevi çare oldu diyebili-riz. Karadan ulaşımda trenler artık daha gelişmiş yataklı ve yemekli vagonlar da konmuştu. Şirketler yolcularını demir yolunun ula-şabildiği noktalara trenle taşıyıp, sonrasında vapur aktarmaları ile daha uzak yerlere ulaştırıyorlardı.

Page 58: Enstitü Dergisi - Kasım 2009

114 115

Düyun-ı Umumiye ile birlikte, Osmanlı’nın Batı’nın ekonomik ege-menliğine en çok açıldığı 19.yy da,

özellikle Avrupalılar İstanbul’u görmek için bu tür aktarmalı ulaşım yolları ile seyehat etmek-teydi. “Uluslararası Yataklı Vagonlar Şirketi” bu dönemde yolcularını Romanya’ya kadar kon-forlu vagonlarla getirip, buradan vapurlara ak-tararak İstanbul’a ulaştırıyordu.. ta ki ünlü “Şark Ekspresi”nin Sirkeci Garı’nın açılmasıyla birlikte ilk direk seferini yaptığı 1889’a kadar.

Ünlü polisiye romanlar yazarı Agatha Christie’nin “Şark Ekspresi’nde Cinayet” kitabına ve bu kitaba dayanarak yapılan aynı isimli filmine konu olan, özgün adıyla“Orient Express” şirketin pek çokünlü yolcusunu İstanbul’a yataklı ve yemekli vagonlarıyla taşımaktaydı. Ancak konforlu olsa bile uzun süren bu yolculuktan sonra, müşte-rilerine kendi ülkelerindeki konfor koşullarını sağlayacak bir konaklama mekanı bulma ge-reksinimi doğmuştu. Mevcut oteller “saray otel”

havasında değildi. İşte Pera Palas Oteli’nin yapı-mına, bu ihtiyacı karşılamak üzere işletici şirke-tin “Uluslararası Büyük Oteller Şirketi” isimli yan kuruşu tarafından karar verilmiştir. Şirket, Pera Palasın da diğer ülkelerde bulunan otelerindeki standartlara uygun yapılması için mimar Henri Duray’ı görevlendirmiş ve projenin yapımı için de İstanbul’da dönemin ünlü yapılarında imzası bulunanAlexandreVallauryseçilmiştir.

Otel, Beyoğlu’nda Tepebaşı Belediye Bahçesi’nin yanındaki arsa üzerinde, İstanbul’un Haliç man-zarasıyla görülebileceği bir noktadaydı. Otelin geniş Balo Salonları da bu manzaraya yönlen-dirilmiştir. Şirket müşterilerinin standart beklen-tilerine uygun olarak otel dönemin en konforlu oteli olarak inşaa edildi. Bugün bize çok basit gelse de zaten elektrik, sıcak su ve ısıtma sis-temi, katlarda ortak banyo ve tuvaletlerin yanı-sıra suit odalarda oda içinde banyo ve tuvalet bulunmaktaydı. Yaklaşık 1300m2 lik bir alana oturan yapı zeminle beraber 6 kattan oluştuğu

için, müşterileri üst katlara çıkarken yormamak adına bir de elektrikle çalışan hidrolik asansör konuldu. Bu asansörün o dönemde İstanbul’da ilk elektrikle çalışan asansör olduğu söyleniyor.

Yapının özellikle giriş katı oldukça görkemli tasarlanmıştır. Mermer duvar kaplamaları, ta-van süslemeleri, ortadaki salonu örten dilimli, açılabilen kubbeler, kubbelerin üzerinde kü-çük renkli cam fanuslar, desenli duvar kağıtları, kristal avizeler, ipek halılar.. Yani kulanılan mal-zemeden, her türlü mimari detaya kadar gelen-leri büyüleyecek doğu ezgileriyle süslenmiştir. 1895’in Ocak ve Şubat aylarına ait dönemin gazetelerinde otelin açılışının yapıldığına dair bilgiler bulunduğundan yapım çalışmalarının 1894 sonunda tamamlandığı söyleniyor. Yapı-mından sonra otel belli dönemlerde mülkiyet değiştirmiş, çağdaş koşullara uygun hale getir-mek için bir takım onarımlar yapılmıştır. Herşe-ye rağmen otel ismiyle uzun yıllar İstanbul’un en lüks oteli olarak anılmış, salonlarında balolar

düzenlenmiş ve tamamlandığı günden bugü-

ne kadar pek çok yerli ve yabancı ünlüyü ağır-

lamıştır: Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü, VII

Edward, Cicero, Agatha Christie, Greta Garbo,

Ernest Hemingway, Jacqueline Kennedy bu ün-

lülerden bazıları. Bu kişilerin kaldıkları odalara

isimleri verilmiş ve pek çok hayranları da dün-

yanın dört bir yanından gelerek bu odalarda

konaklamıştır

Atatürk, 7. Ordu Komutanı iken 1917 de Veli-

aht Vahdettin’le birlikte Almanya’ya gitmiş, 4

Ocak 1918 günü dönüşte yine Pera Palas’ta kal-

mıştır. Atatürk Şişli’deki eve taşınıncaya kadar

İstanbul’da bulunduğu günler hep Pera Palas

otelinde kalmıştır. Atatürk’ün kaldığı suit oda

müze olarak korunmaktadır. Atatürk Odası’nda

Atatürk’ün yatağı, gardrobu, masası, Atatürk’le

ilgili eşya ve fotoğrafları sergilenmektedir.

Atatürk, 7. Ordu Komutanı iken 1917 de Veliaht Vahdettin’le birlikte Almanya’ya gitmiş, 4 Ocak 1918 günü dönüşte yine Pera Palas’ta kalmıştır. Atatürk Şişli’deki eve taşınıncaya kadar İstanbul’da bulunduğu günler hep Pera Palas otelinde kalmıştır. Atatürk’ün kaldığı suit oda müze olarak korunmaktadır. Atatürk Odası’nda Atatürk’ün yatağı, gardrobu, masası, Atatürk’le ilgili eşya ve fotoğrafları sergilenmektedir